confessions

pencere

βετεράνος♛  · 18 Şubat 2019 Pazartesi

  1. toplam giri 1043
  2. takipçi 14
  3. puan 27211

ayşe hür

pencere
bizim tarihçiliğimizde bilimsel namusu olan tarihçiyi elde fener aramak lazım gelir bazen. ama sevgili ayşe yıllardan beri bu konuda güzelliğiyle bir ateş gibi parlar. osmanlı ve türkiye tarihini en doğru darvinist bir tarih anlayışıyla ele alan ufuk açıcı bir kalemdir kendileri. tarihi cesur ve bilimsel bir paradigmayla öğrenmek isteyen herkese önereceğim bir bilim kadınıdır.

ismet inönü

pencere
türkiye siyasetinin üst seviyede entelektüel siyasetçi ve devlet adamlarından biridir. mustafa kemal atatürk, dahi bir asker ve siyasetçi iken ismet inönü dahi bir diplomattır. atatürk'e saldıracak cesareti olmayanların saldırdığı kişidir.

ziraat alanında ülkemizde devrim kabul edebileceğimiz rize'ye çay, anamur'a muz ekimi inönü döneminde gerçekleşmiştir. ege ve urfa'da toprak reformu için mücadele etmişse de bunu başaramamıştır.
türkiye eğitim sisteminin başına gelmiş tek iyi şey olan köy enstitüleri'nin bilge mimarı hasan ali yücel inönü ekibindendir.
memleketi 2. dünya savaşının dışında tutması mutlaka hayırla yad edilmesi gereken işlerindendir. savaşın kazananlarının bile savaş sonrası durumu ortadayken, bizim gibi daha yeni büyük savaşlardan yenik çıkmış bir ülkenin savaş sonrası hali hakkında tahmin yürütmek bile istemem.
2. dünya savaşına girmememize rağmen ülkenin çektiği sıkıntılar ortadadır. o dönemki kıtlığın halkta sorumlusu inönü görüldüğünden mütevellit kendisi anadolu'da pek hayırla yad edilmez.
oysa birinci paylaşım savaşına girmiş bir millet olarak o günlerde bu kıtlığın kat be katı çekilmiş, dağlar taşlar cesetlerle dolmuştu. buna rağmen anadolu halkında bizi o savaşa sokanlara lanet okunmaz.
zannederim bunda, 1.paylaşım savaşı yıllarında buharlaştırılan ''gavur'' ların malına mülküne avantacı milletimizin çökmesi olabilir.

atatürk'le ters düşmeleri hakkında şair atilla ilhan insanların gözüne baka baka yalan söylemektedir. ilhan'ın kurgusuna göre, inönü, atatürk'e meclisin ortadan kaldırılıp ülkenin beş kişilik bir konsey tarafından yönetilmesi hususunda bir öneri getirmiş. pek bir demokrat olan atatürk ise bu fikri korkunç bulup, ismet'e görevden el çektirmiş. bunun aslı astarı yoktur.

inönü ile atatürk o dönem dersim harekatının bu kadar hoyrat ve sivil kayıpların yoğunluğu hususunda tartışmışlar ve siyasi olarak yollarını ayırmışlardır.

attila ilhan

pencere
yağmur kaçağı

elimden tut yoksa düşeceğim
yoksa bir bir yıldızlar düşecek
eğer şairsem beni tanırsan
yağmurdan korktuğumu bilirsen
gözlerim aklına gelirse
elimden tut yoksa düşeceğim
yağmur beni götürecek yoksa beni


geceleri bir çarpıntı duyarsan
telâş telâş yağmurdan kaçıyorum
sarayburnu'ndan geçiyorum
akşamsa eylül'se ıslanmışsam
beni görsen belki anlayamazsın
içlenir gizli gizli ağlarsın
eğer ben yalnızsam yanılmışsam
elimden tut yoksa düşeceğim
yağmur beni götürecek yoksa beni

attila ilhan

dizelerinin büyük şairidir.

ayşegül

pencere
çok güzel bir akgün akova şiiridir;

bir ırmak seni çağırıyor ayşegül
hitit tapınaklarını aşıp anadolu'nun tüylerini ürperten rüzgar
bir gökdürbünü çağırıyor
ve samanyolunu ıslatan gözyaşları yıldızların
ilk aşkından beri arayıp durduğun o anlam çağırıyor seni
o anlam,
yaşamı gözlerinden öpmek için sabahın buğulu aynasında
bir kuş çağırıyor seni, dünyaya kanat takman için
ve nereye varacağını kestiremediğin yollar
ki sen ayakkabılarını arıyorsun ve bulamıyorsun
bir zürafa çağırıyor, boynundaki kravat ağrılarını geçirmen için
bir tren çağırıyor, öküzlerin şaşkın bakışlarından kurtarasın diye onu
ayşegül seni,
seni cervantes çağırıyor,

"don kişot artık neden okunmuyor ayşegül hanım?
bakın, üzüntüsünden ülkenizin milli eğitim bakanı'na benzedi
dostum sanço!"

bir ateş çağırıyor seni
inebahtı'da batan tek kollu bir kadırga
ve
çanakkale'de bataryaların önünde diz çöküp ağlayan ay
kırmızı bir yağmur çağırıyor seni ayşegül
çatalhöyük'te kapısı yıldızlara açılan evler
ıssız adalar ve devrim yürüyüşleri çağırıyor seni aynı anda
ellerin başka yerlere gidiyor ayakların başka yerlere
ilkokul öğretmenin şaziye hanım çağırıyor,

"ayşegül, yavrum, nereye gitti güzelim türkçemiz?"

yoksul bir çocuk çağırıyor seni, oyuncağı olur musun diye
bir yaprak, bak o niye çağırıyor vallahi bilmiyorum
bir dudak çağırıyor seni,
gözlerin çay bahçelerine benziyor diye
ayşegül, farkında mısın, bu şiir çağırıyor seni
seni ve
bir dağ yolundan başka bir şey olmayan
ve yalnızca çıplak ayakla yürününce tadına varılan
aşkı

margaret thatcher

pencere
burjuvazi adına, ingiltere işçi sınıfını soyan eli silahsız hayduttur. iç siyasette sıkışınca, devletin bekaası için ''ey ingiliz halkı, şimdi siz patates patlıcan diye konuşuyorsunuz da, bir mermi kaç para sizin haberiniz var mı? devletin bekaası için bunlar'' diyerek halkını afyonikle besleyen demir leydi şeysidir.

öldüğü gün, britanya halkı, ''yaşasın cadı öldü'' diyerek dans edip oynamıştır. ben de elimde helal ve yasal ayran bardağımla onlar için kadeh kaldırmıştım.

akdeniz akşamları

pencere
güzel bir grup merdiven çalışmasıdır. haluk levent'de muhteşem söylemiştir. ibrahim tatlıses söyleyince boku çıkmıştır. hatta ibrahim tatlıses söyledikten sonra boku çıkan coverlar diye uzun bir liste de yapılabilir.

yaz aşkı

pencere
80'li ve doksanlı yılların orta kalitede şarkılarından biridir. fakat o zamanlar orta kalitede değerlendirdiğimiz bu şarkı için bile milletçe sokaklara çıkıp 80'ler 90'sanları isterük diye canhıraş bağırmamız için bir nedendir. sonrasında her siyasi görüşten insan birbirimize sarılır uzun uzun ağlarız. bu eylem kararlılığımız, her yanımıza çöken kutuplaşmayı da bitirecektir.

theresa may

pencere
bacakları güzel, kalbi çirkin ingiltere şeysidir. britanya bugün, ab refarandumu hususunda kendi kazdığı kuyuya düşmüştür. yüzlerce yıldır, dünyanın ezilen halklarına kuyu kazmakta bu kadar usta bir emperyalist devletin düştüğü durum beni pek bir eğlendirmektedir.

bu britanya şeysinden, birleşik devletler turpu'nun şaklaban haline kadar her veri gösteriyor ki artık kapitalizmin bohçası, yama tutmayacak kadar patlamıştır. kapitalizmin çelişkileri irin olmuş her yerinden fışkırıyor.

get out

pencere
ezilen halkın bir üyesi olarak, haddini bilmez de, güzel bir burjuvanın beyaz kıçının peşinden gidersen başına gelecekler hususunda gençliğimizi ve sınıfımızı gerilim unsurlarıyla uyaran muhteşem filmdir.

sanırım bir ırkçı filmden şunu çıkartır; ''vahşi pislik zenci, gördünüz mü işte beyaz bir aileyi nasıl da acımasızca katletti?''
mutlaka izlemenizi öneririm.

pelin

pencere
akgün akova'nın ''sevdiğim kadın isimleri gibi'' kitabından bir şiiri;

sesine benzeyen bir ses duyduğum zaman
sevgili pelin
bir çiçek kırlardan fırlar ve yıkar buzdan kentleri
pencereden kaçmaya çalışır kirlenmiş bir yağmur
içimdeki mor sokak titreşir
ve yedigöller'e su içmeye iner yüzümde beliren ışık


sesine benzeyen bir ses duyduğum zaman
sevgili pelin
çalışmaya başlar bozuk bir oyuncak
unutulduğu rafta, birden
ölmeden geri döndükleri haberi gelir
savaşa gidenlerin
ve yıldızlara gider
bir çocuğun denize fırlattığı bembeyaz martı
bunu ben de çok denedim


sesine benzeyen bir ses duyduğum zaman
sevgili pelin
bir bulut hiç üşenmez ayın üstünü örter
terlemesin diye sabahleyin
bir transatlantik okyanusların özetini çıkarır
yaptığın kağıt gemiler için
ve alıcılarına ulaşır postacıların düşürdüğü mektuplar


sesine benzeyen bir ses duyduğum zaman
sevgili pelin
baharın aramızda gezdiği söylenir
gitmediğim ülkelerin çok yakın olduğu
tanımadığım kadınların çok sıcak olduğu
ve aşkın
uyanmak üzere olan bir şiir olduğu söylenir
yüreğinde senin

burcu

pencere
akgün akova'nın ''sevdiğim kadın adları gibi'' kitabından güzel bir şiiri;

burcu, sen
sen
milyonlarca öpücüğün başladığı yerde uyursun
içinden jetler geçen bulutun yırtılan beyazlığında
haklı bir kavganın ortasında alınan solukta
ve çiçekleri doyuran gün ışığında

burcu, sen
sen
kötü düşlerin sevgiyle onarıldığı yerde uyursun
babasının annesini dövdüğü gece
ödevini yapamayan çocuğun
öğretmenin karşısında döktüğü gözyaşında
ve kardeş yüzleriyle dolu anılarında onun

burcu, sen
sen
aşkın sonsuzluğu ikiye böldüğü yerde uyursun
utangaç bir kızın
ilk sevişmesinde
saçlarıyla örtmeye çalıştığı meme uçlarında
ve yastığın yere düşen yorgana anlattığı erotik masalda

burcu, sen
sen
kapılarından kayıklarla geçilen kıyı kentlerinde uyursun
içine ip merdivenlerin sarkıtıldığı uçurumlarda
bir kuşun ilk uçuşundan sonra konduğu dalda
ve bir aynada
yaşlı bir kadının
ölmeden önce
yeniden güzelleşen yüzüne
son kez baktığı

burcu, sen
sen
ekmekle suyun çalınmadığı yerde uyursun
sıçrayıp durduğu çayırda, küçücük bir tayın
duvarların yıkıldığı bahçelerde
ve iyileştiği yerde yaralı bülbülün

burcu, uyandığında sen
gözlerinin rengi denizleri tanımlar
ve yüreğini tamamlar aşk
kalabalığın içinde sallanan
beyaz eldivenli bir el gibi

julide

pencere
akgün akova'nın sevdiğim kadın adları gibi kitabından güzel bir şiiri;

şehir hataları vapuruna binmedik jülide
marmara'yı bir dikişte içmedik, üstümüze dökmedik
böbrektaşlarını yıldız yıldız düşürürken gece
birbirimizi bekledik sabahın kanatlarında
o kadar ilerlemişti ki uygarlık
o kadar ilerlemişti ki
bilgisayar ekranlarında batıp çıkan bir gemiye dönmüştü dünya
sana göre aşk
bir gece daha kalmaktı
yıkılmış bir evde deprem sonrası
basamakları kırıldıkça
daha yukarı
tırmanmaya çalıştığımız
ahşap bir merdivendi
duyguları saklama okulları açılıyordu dört bir yanda
sevmemenin bin bir yolu kursları
nefret tohumu ekme çalışmaları her köşede
yine de
yok sandığın bir duygu takip ediyordu seni gizlice
sana göre aşk
örtüsü alev almış
bir masanın üzerinde duran
bir bardak suydu jülide
bana göre
bir bardak suya dökülen okyanus
papatya tarlasına düşen yorgun kargaydı sence
bence kargaya takılan yepyeni bir kanat
kimse inandıramadı seni aşkın var olduğuna
beyaz kanatlarla uçan
bir karga gördüğün ana kadar

jülide
işte bu yüzden arkadaş kalmayı beceremiyoruz seninle

ayça

pencere
akgün akova'nın ''sevdiğim kadın isimleri gibi'' kitabından güzel bir şiiridir;

sevgilin “çukulata götürelim,” derken
sen “oyuncak alalım,” diye tutturdun,
“nasıl olsa bi' gün bebeleri olacak di mi?”
“ya çocuk istemezlerse,” dedi seninki kaşlarını kaldırarak
valla haksız da değil, baksana dünyaya neler ettiğimize
“aaaa,” dedin, “necla üç çocuk istiyor,
kardeşsiz büyüdü ya, yokluğunu biliyor”
her zaman böylesindir,
kanije kalesi gibi savunursun düşüncelerini
“birinden biri kısır çıkarsa,” diyerek bir olta daha attı karşı taraf
“o zaman evlat edinirler gül yüzlü bi' bebeyi,” dedin kızgınlıkla
ve oyuncakçıya daldın tutup sevgilinin elinden
içeride kağıttan evler, ışıklı atlıkarıncalar
tavanlara asılan uçaklar ve adamım şarlo
burnu sivilceli cadılar ve top oynayan kurbağalar
aynı rafta yan yana

lahana bebeklerin önüne gelince aralandı
çocukluğunun tül perdesi
23 nisan'larda uçuşan çiçekli eteğin
denize girmeye çalışan daracık sokaklar
otlar üzerinde yavru bir tırtıl olarak yuvarlandığın bahçe
neyse,
babannenin ölmeden birkaç gün önce
sen uyurken yanına bıraktığı
bebeğin ikiz kardeşini görünce
yağmura durdu gözlerin
bak aramızda kalsın, ama ağlayınca hindistan'a benziyorsun
sen benim pakistan olduğumu biliyor musun ayça desem
şiirin içine coğrafya girecek
adlarını sevdiğim ama görmediğim şehirler
buenos aires
kopenhag
rio de janeiro
lizbon ve
semerkant girecek

ağlayınca çaldıran savaşı'nda yaralanan bir ata benziyorsun
sen benim yavuz sultan selim'in seyisi olduğumu
biliyor musun ayça desem
şiirin içine kanlı nalların tarihi girecek
uygarlığa ne katkısı olduğunu bilmediğim savaşlar
dandanakan
miryokefalon
sırpsındığı ve
otlukbeli girecek

ağlayınca incisini düşüren bir istiridyeye benziyorsun
sen benim gökyüzünü düşleyen bir denizyıldızı olduğumu
biliyor musun ayça desem
şiirin içine okyanuslar girecek
düşündükçe ürperdiğim iç denizler
mercan adaları
denizatları
ve ferit edgü'nün
her okuyuşumda
içimdeki taşraya
deniz kokusu taşıyan sözcükleri girecek:

“demirlediğimiz koyların çoğunda, demiri atar atmaz,
daha çıma almaya vakit bulamadan, kıçtan takma bir motorla,
genellikle iki çocuk yaklaşıp halatlarımızı alır
ve bir ağaca ya da kayaya çımamızı bağlarlar.
sonra dönüp sorarlar:
bir istediğiniz var mı? su, sebze, içecek, balık....?
bir seferinde, bir böcek istedim. çok geçmeden getirdiler.
bir seferinde bir ahtapot istedim. iki ahtapot getirdiler.
aynı gün incir ve üzüm istedim.
günbatımına doğru bir sepetin içinde
asma ve incir yaprakları üzerine dizilmiş
renk renk incir ve üzüm getirdiler.
yolculuğun sonuna yaklaşmıştık.
bir akşam vakti,
tekneye gene yaklaşıp sorduklarında,
isteyecek hiçbir şeyim yoktu.
bir denizkızı istedim.
gittiler ve bir daha görünmediler.”

ağlayınca kumsalı içine çeken bir denizkızına benziyorsun
sen o iki çocuktan birinin ben olduğumu biliyor musun ayça desem
şiirin içine gizli aşklar girecek
ki girmesin de
biz oyuncakçıya geri dönelim
çünkü gözyaşlarını silerken sen
toz oluverdi sevgilin
zil çalan maymunların arasına baktın yok
oyuncak ayılarla oynamaya mı gitmiş, baktın yok
plastik böceklerin kutularına baktın yok
onu ararken rastladığın
tahta atın
yelelerini okşadın ve öptün gözlerinden
“hoop n'oluyo,” dedi arkandan sevgilinin sesi
“burda bi' aslan varken bi' beygire mi aşık oldun”
sıkıp dişlerini dönerken ona doğru sen
gördün sana çevrilmiş tabancayı
silah uzmanlarının titiz bir oyuncak tasarımı mı desem
şeytan içine şiir doldurur mu desem
ama o
“bunu alalım necla'lara,”dedi, “plastik mermi de atıyo'muş,”
sırıtarak ekledi, “sonra, her eve gerekli bu zamanda”

sevgili ayça
fırlattığın tabanca yerini bulmadı ama
aşk defterinden sildin o anda hergeleyi
şimdi tahta atı armağan paketi yaptırırken yeni sevgilin için
dinliyorsun oyuncakçıya söylediklerimi

“kendisini kırmayan çocuğa aşık olur oyuncak
ve değil mi ki aşk
oyuncak sanıp yatağımızda sakladığımız
içi bencillik dolu bir silah”

ebru

pencere
akgün akova'nın ''sevdiğim kadın adları'' gibi kitabından güzel bir şiiridir;

sen kartopuna tutulan bir yıldızsın ebru
duvarlara karşı çalınan ıslıksın
beyaz bir bulutsun çamaşır makinesine atılan
metal yığınlarının dağıttığı bir duygu bahçesiyken yüreğin
ipliğe tutunmaya çalışan kırık düğmesin
çok güzel bir kadınsın da, bunu niye saklamalı
niye saklamalı
tutkulu aşkların masallarda kaldığına inandığını
ve
aradığını yine de
avuçlarını yangına verecek elleri

rüzgarda açılan saçın güzelliğisin sen ebru
gülüşünü çalmak için hırsızların pusu kurduğu bir yüz
batan bir geminin ambarındaki kuyruklu piyanosun
istanbul'un boğazında sallanan bir diş gibi dururken deprem
coğrafya kitabısın en kaygan fay çatlağının
esrik bir kadınsın da, bunu niye saklamalı
niye saklamalı
gözlerinde mavi, uysal kediler yürürken
birden gözbebeklerinden kaplanlar fırladığını
ve
yıktığını
geceleri aşıklarının üstüne

boşlukta salınan bir tüyü andırsan da sevgili ebru
aramızdan kuşlar geçer, kanatları kırılmaz
hem niye saklamalı
uçuldukça uzayan bir göç yoludur aşk
43 /