confessions

pencere

βετεράνος♛  · 18 Şubat 2019 Pazartesi

  1. toplam giri 1024
  2. takipçi 14
  3. puan 26659

kadının metalaştırılması

pencere
kadının metalaştırılması her yerde bize burnumuzun ucu kadar yakın. benim gibi bu olgunun farkında olup erdemli bir empatiyle sakınmaya çalışan erkeklerin bile gün içinde, kirli bir toplumsal refleks olarak içine battığımız durumdur.

faşizm her koşulda kendinden farklı olandan korkmaya kurgulu bir aygıttır. konumuz özelinde ise faşizmin erkini oluşturan "adamlık" kurumunun, kadının zekasından bedenine kadar korkması vesilesiyle başlar ayrıştırma. kafamızı bozan kadını bir çiçeğin başını kopartır gibi basitçe öldürebilmemizden, çalışma alanındaki ücret eşitsizliğine kadar uzar buradaki faşist ayrımcılık. bir de olayın ölümlerden de beter mobing kısmı var.
ve tabii kadınların bu konudaki öğrenilmiş çaresizliği.

kadın bedeninin metalaşmasına gelince maymunlardan çok daha beter durumdayız. kybele heykeline bile bakmaktan utanan bir kabileyiz. kadınlara bir özgürlük çeşidi olarak çarşaf çarşaf örtünmek dayatılmış. oysa kadın bedeni muhteşem şiirlerle övülecek ve sevilecek bir tapınaktır. bu konuyla ilgili türk şiirinde erotizm başlığına bakmanızı salık veririm.

esas itibarıyla bunları geçen günlerde başka bir sözlükte yaşananlar üzerine yazdım. bir kadın yazar sırf eğlencesine meme nudesi attı. kadın ve erkek yazarlardan korkunç bir linç yedi. millet adeta iki yüzlülüğü taş edip fırlattı ortalığa.
acaba memefobi diye bir hastalık var mı diye litaratürü araştırdım yokmuş. fakat doktorlar o yazılanları okusa kesin bu başlığı açar ve bir çare aramaya başlarlardı.

günün şiiri

pencere
kadercinin / kendine tapmadan önceki

son -ya da sona yakın- öfkesinin
bir dünya görüşünün yorumuna
başlangıç olan/ çelişkili kötü şiiridir
açtık çok açtık çok çok açtık

ekmek istedik kadın istedik tanrı İstedik
ve oturup ağladık niye
ve niye hiç görmemiş gibi sanki
oturup hep birlikte ağladık ona şaşıyorum
ona şaşıyorum biz sanki hiç ekmek görmedik
yemek için
hadi hiç görmedik diyelim / çok doğru /
sanki hiçbir şey de mi yemedik

bak biz helva yedik güneşe karşı
/ şapka alıcak paramız yoktu / helva yedik
sonra güneş yedik yüz derece sıcaklıkta
şart değildi biliyorum güneş yememiz
güneş onlarındı biz hırsızız hem valla hem billa
biz toprak yiyorduk o zamanlar katık olsun diye
güneşi de yedik yüz derece sıcaklıkta hırsızız valla

bak biz daha neler yedik
inanamıycaksınız ama hem valla hem billa
eylüllerden tutun da nisanlara kadar
göğün saralı günlerinde yağan yağmurlarda
ve de vıcık vıcık çamurlarda
ve de dizboyu karlarda
ve de en bi fena havalarda
/ biliyorum inanmıyacaksınız ama /
ayaz yedik soğuk yedik hem valla hem billa
yağmur yedik çamur yedik kar yedik
ve de eylüllerden nisanlara kadar
umut yedik umut yedik memetler gibi

hadi hadi söyletmeyin biz daha neler yedik
yüzüne tükürülmez adamlardan tekme yedik valla
çelme yedik tokat yedik alışkınız acımayın bize
o yüzüne tükürülmez adamlar var ya
onlar bile hep bizden yediler
yediler kollarımızı ellerimizi tırnaklarımızı
yediler gücümüzü terlerimizi
güç deyip ter deyip önemsemeyin
bizim günboyu kullandığımız şeyler
ama biz yiyemedik oh deyip
kollarımızı ellerimizi tırnaklarımızı
ve de gücümüzü terlerimizi

hadi hadi biz daha neler yedik
ot yedik et yedik
bok yedik/

açtık çok açtık çok açtık

kadın istedik tanrı istedik

ve oturup ağladık niye
ve niye hiç görmemiş gibi sanki
oturup hep birlikte ağladık ona şaşıyorum
ona aşıyorum biz sanki hiç kadın görmedik
biz galiba hiç kadın görmedik / çok doğru /
biz iş gördük güç gördük kadın görmedik
zaman mı bulamadık ne/ biz kadın görmedik

ve bir kadın aldık çarşıdan birşeyler umarak
kadın dediler soy dediler soyduk
giysilerini soyduk kadının ve şeylerini
ve salt kadın dediler salt kadındı şimdi o
salt erkek bekliyordu şimdi biz salt erkeğiz
salt erkeğiz ve çok açız dayanamadık
soymayı sürdürdük kadını gözlerimizle
ve soyduk giysilerini kadının ve şeylerini
ve soyduk saçlarını dudaklarını ve gözlerini tardıeu gibi

ve soyduk birşeyler umarak derilerini etlerini
ama hep birşeyler umarak soyduk herşeylerini
ne çıktı karşımıza biliyor musunuz sonunda
salt kadın yerine salt kemik
ve kemikler arasında kirli bir yürek
çirkin korkunç bir iskelet
oysa hep başka düşlemiştik kadını
en iyi en güzel ve sıcacık
ve de temiz yürekli / yani kadın
yani kadın /

biz çok açtık kadın istedik
yani kadın yani sevgi yani aşk
ama en iyi en güzel ve sıcacık
ve de temiz yürekli
yani kadın

açtık çok açtık çok çok açtık

tanrı istedik

ve oturup ağladık niye
ve niye hiç görmemiş gibi sanki
oturup hep birlikte ağladık ona şaşıyorum
ona şaşıyorum biz sanki hiç tanrı görmedik
hadi hiç görmedik diyelim / çok doğru/
tanrı da mı hiç görmedi bizi
hep bilinen şeyler gibi yinelemek
ama yalnız yinelemek hep yinelemek hep umarsız
-sen n'apıyorsun orda sen n'apıyorsun
-hiç sigara kutusu topluyorum yerden yakıcam
-bak bir odun düştü arabadan alsana
-yok onu öteki alsın o çok yoksul
-kamyona geleyim mi abi kamyona iyi taş taşırım
-beş liradan fazla vermem bak hava cok soğuk
– manton yok mu senin bu kış kıyamette
-hırkam eski biraz ama olsun yündür tutar gene
çıplaklıktan iyidir
-bu adam deli mi ne yırtık gömlekle bu soğukta
-ben karı iki beş de çocuk yedi bir de tanrı sekiz kim
ısıtacak bizi kim doyuracak bizi
-'inandığımız tanrı -da- yalnız bıraktı bizi'

bağışlatıcı olmuyor ey bagışlatıcı olmuyor
bilmem nerelerdeki özgürlük şarkıları
bizim özgürlüğümüzü bunca kısıtlamışken

tutsaklığımızı sürdürürken ezerken ezdirirken
kurdukları düzende kayırdıkları güçlere

kayırdıkları güçlere sanki biz insan değiliz

gökyüzüne uzanmaktan yoruldu ellerimiz
ne isteriz ne isteriz bilseniz
bilseniz inanca karşı gelmek ne zor
bilseniz ekmek yemek su içmek ne zor
bilseniz mutluluk ah mutluluk
mutluluk çok ötelerde şimdi
nedensiz isteksizliğiyle vermekten kaçındığı bizlere
bizlere yani kendi yarattığına
/ ne gülünç kendi yarattığına /
mutluluk çok büyük ve çok ötelerde şimdi
tanrı kadar
ulaşılmaz

bir ulaşsam bir ulaşsam yok mu ya bir ulaşsam
kimselere bırakmıycam kimselere bırakmıycam
ama gücüm ama gücüm ama gücüm kısıtlı

valla bıktık billa bıktık yaşamaktan
ben insanım dedik günahkâr olduk
ben tanrıyım dedik günahkâr olduk
ben günahkârım valla

ben günahkârım valla ve de tüm günahlarını insanların
topladım omuzlarıma/ ben günahkârım valla
bir hafifledim bir hafifledim ki sormayın
günâhlar ne hafif şeyler öyle ve de ne güzel

ben hep tanrıyı düşündüm tanrıyı sevdim
ben hep tanrının dediğini yaptım günahkâr değilim
baktım hiç düşünmedi tanrı beni hiç sevmedi
baktım tanrı hiç yapmadı dediğimi

töbe töbe ben günahkârım valla

kaynattım üç tencerede üç ayrı aşı
ekmeği kadına kadını tanrıya tanrıyı ekmeğe üleştirdim

can alıcı şiir dizeleri

pencere
gece
bir tabut gibi çöker omuzlarıma
bir ölünün iç çekmesi olur rüzgar
hüzünle düşünürüm uzaktaki bir evi

bir de gecenin gözlerindeki baykuş
baykuş kötü kuş baykuş çirkin kuş
onu hüznümle güzelleştiririm. hüznümle
süsler. bir damın üstüne oturturum
süsler. damımın üstüne oturturum

geceyi çarmıha geriyorum kimseler tapmıyor
hüznümü ölçeğe vuruyorum yüreğine sığmıyor
her şey ne kadar olabilir meraklanıyorum
yüzüme dokundukça tırnaklarım kanıyor
yalnızlığımı hüznümle yoğuran gece
öyle basitsin ki sen bütün şiirlerin içinde
biliyorum. biliyorum bunu da biliyorum
gökteki yıldızlar kadar dizeler yazılsa da
kendime kendimden başka kendim yok
ne utancımı kuşanan bir sevgi
ne çirkinliğimi öpen bir kız

güzelleşip bir sevginin göğsüne yatmak biraz
biraz yorgun biraz korkak bir insan sevmek biraz
dayayıp sırtını gecenin duvarına
bir ölünün ağzını dudağını öpmek biraz

ey kanımda tefler çalan mevsimle gelen
sesimi çakallarla boğan gece
hüznüme vur acımı soy
beni de kuşat
boris karlof kadar masum yüzümü
karanlığınla frenkeştaynla
çünkü artık büyütmeliyim içimde nefreti
kalbim ki yıllardır iyiliğe abone
nerde bir insan görse
bırakır sevgi kuşlarını
çünkü o bağışlar yargıçlarını
kendi yasalarını kuramıyan yargıçlarını

arkadaş zekai özger

pencere
göğü kucaklayıp getirdim sana
kokla
açılırsın

solmuşsun
benzin sararmış
yorgun bir işçinin yüzüne benziyor yüzün
öyle bükük bakma bana

çam kolonyası getirdim sana
kentli dağlıların haklı sevdasını
bolu ormanlarından çarpan bir koku
sanki köroğlunun ter kokusu
aman kokusu, billah kokusu
canlarım ,canım benim

üzme kendini bu kadar
sana umudu öğretemeyenlerin suçu mu var
bak yeryüzü ne kadar geniş
ne kadar dar

dur
akıtma gönlüm yaşını
gözünden öpecek bir yer bırak
oy bana en yakın
bana en uzak
sevgili yar
hasretine vur beni

giyecek çamaşır getirdim sana
adettir diye değil, sevdim diyedir
bağışla, eski biraz
bedenim uygundur diye bedenine
elimle yıkadım, ütüledim
elma ağacında kuruttum

günler sarmal bir yay gibi
bunu unutma
bahar annemizin yemenisindeki solgun çiçektir
bunu unutma
seni ben her yerinden öperim
beni unutma

kadere inansaydım
sana inanırdım
düşürmem sigaramın ucundaki külü ben

öyle kırık bakma bana
caddeler nasılda genişliyor
sana bunu söyleyecektim
bileyli bir makas vardı yanımda
sana bunu söyleyecektim
hadi kes büyüyen tırnaklarındaki kiri
sana bunu........
oyyy nasıl söyleyebilirim
deliren sevdamızın kısrak huyunu

elimi tut
tuttururlar, o kadarına izin verirler
kahreden bir ayrılığın çılgınlığı değil bu
bir isyanın kelepçeleşmiş resmidir parmaklarımız

sen içerde
ben dışarda.....
oyyy mahpusluk mahpusluk

muhteşem dizelerinin yazarıdır.

ayet

pencere
dindar bireyler tarafından, allahtan geldiğine dogmatik şekilde inanılan metinlerdir.

günümüzde milyarlarca insan tarafından tapınılan semavi dinler, pagan dinlerin evrim geçirmiş şekilleridir. pagan dinlerde bir baş tanrı ve ast tanrılar varken, semavi dinlerde tek tanrı ve melekleri inanışı vardır. bu inanç zaman geçtikçe ayetler vesilesiyle sistematik hale gelmiştir.

musevilik ve isavilikte, peygamberler yaşarken hiç bir ayet kağıt kaleme geçirilmemiştir. incil ve tevrat ayetleri bu dinin peygamberlerinden yüzlerce yıl sonra yazılmıştır.
islam dininde de muhammed zamanında ayetler geldiği gibi kağıda dökülmezdi. genelde peygamberin çevresinde inen ayetleri ezberleyen insanlar olurdu. kuranın da sistematik bir kitap haline gelmesi muhammed'den çok sonradır.

kuran-ı kerimin bir çok ayeti diğer kutsal kitaplarla birebir aynıdır. hatta bir çok sure, muhammed'den 50 yıl önce yaşamış şair imrul kays'ın yazdıklarıyla aynıdır.

elimden gelen bu

pencere
güzel bir attila ilhan şiiridir;

elimden gelen bu ben iki kişiyim
çoğalmak neyse ne azalmak zor
birisi seni her an bırakıp gittiğim
öbürü kan gibi tutulmuş seviyor
ağzındaki acı alnındaki çizgiyim
gözlerine kirli bir bulut getirdim
hiçbir sevinç aydınlığı onu silemiyor

elimden gelen bu ben iki kişiyim
birisi kapadığın kapılardan gitmiyor
yağmur yağmaksa o güneş açmaksa o
bir yerin üşüse onun sıcaklığı
öbürü en içten çağrını işitmiyor
alıp tutmaksa o basıp gitmekse o
bakışları kıyısız deniz uzaklığı

elimden gelen bu ben iki kişiyim
ikisi birden çıkmaya uğraşıyor
bilmem ki hangisinden nasıl vazgeçeyim
birisi yeni baştan serüvene başlamış
öbürü silahında son mermiyi sıkıyor
çoğalmak neyse ne azalmak zor

eski sevgiliye söylemek istenenler

pencere
bugün birbirimizi son görüşümüzün üzerinden geçen 20 temmuz'un ikinci yıl dönümü. sen 3 yılı aşan mükemmel beraber ömrümüzün hiç bir günü ve aşamasında benim gibi duygusal bir maymun olmadın. sadece olması gerektiği gibi sevdin, ben biraz abarttım her şeyi. senden çok şey öğrendim. fakat en önemlisi aşkın emeğin yükselen bir değer çizgisi olması gerektiğini öğrendim. dayanışmanın anlamını öğrendim ben senden daha nasıl bir iyilik yapabilirsin ki bana.
ilişkimizde hep ben duyguları abartan sen olması gibi yaşayandın. bu yüzden birbirimizi en son gördüğümüz günü hatırlamıyor olsan da buna kırılmam.

daha önce buraları bir kuyu bilip çokça seslendim. hatta ayrıldıktan sonra sırf iyileşmek için bir sığınak olarak seçtim buraları. psikatrlar pahalıydı. lüzumsuz para harcamamakda senden öğrendiğim şeyler arasındaydı biliyorsun. anti depresanlarla ciğerlerimi mafh edeceğime buralara yazdım. şimdi ciğerlerim sağlam, sensiz ömrüm çürüdü.
senden sonra şiirleri daha bir güzel okudum. atilla ilhan'ın bir şiirinde aşkımızın ömrünün özetini buldum. gerçi her benim gibi salak, ayrılıktan sonra bu mısralarda aynı şeyi bulur ya.

sanmıştık ki ikimiz
yeryüzünde ancak
birbirimiz için varız
ikimiz sanmıştık ki
tek kişilik bir yalnızlığa bile
rahatça sığarız
hiç yanılmamışız
her an düşüp düşüp
kristal bir bardak gibi
tuz parça kırılsak da
hâlâ içimizde o yanardağ ağzı
hâlâ kıpkızıl gülümseyen
-sanki ateşten bir tebessüm-
zehir zemberek aşkımız

bu gece çok uzun konuşmayacağım. ayrılığımızın ilk aylarında keşke bir böbreğe, göze, kalbe ihtiyacın olsa da çıkarıp versem, bir ispatla gitsem şu dünyadan diye saçma sapan düşüncelerim olurdu sabah akşam. aynı güzel bir türküde dediği gibi yani ''götür yarin kapısına as beni, desinler ki yari için can verdi''

şimdi diliyorum ki umarım kendi güzel kalbinden başka hiç bir şeye ihtiyacın olmaz ömrünce. olursa bütün yaşamsal ve yok oluş varlığımla yanında olduğumu bil.

açlık çoğunluktadır

pencere
muhteşem bir turgut uyar şiiridir;

gülü çiğdemi filan bırak
sardunyayı karidesi filan bırak
acıyı ve ölümleri bırak
oy pusulalarını ve seçimleri bırak
evet
seçimleri özellikle bırak
çünkü açlık çoğunluktadır

her kişinin ukala ömrü
yeter sanılır çiçeklenmeye
ve dünyanın karanlığından
bir aşk bahanesiyle kurtulmaya
kaçıp giden baharların anısı
elden ele devredilen bir gençlik duygusu
laleler sümbüller bütün öbür boklar püşürler
hakkım var mıdır bunları söylemeye
- vardır
güneş doğarken ve batarken
yazdan kışa girerken ve kıştan çıkarken
ve dağda ve kırda
hakkım vardır -
çünkü en azından dünyadan
dölsüz katırlar geçer
yüklü vagonlar geçer
demir yüklü şilepler geçer
yelkenleri işletenleri ve tayfalarıyla
ve onların karıları ve çocuklarıyla
ve bilinmez sanılır geleceği
bir demiryolu makasçısının
oysa kesinlikle yazılmıştır
her sevgi kitabında
asıl olan açlıktır
çoğunluktadır

sevişmek o yüzden gereklidir
evet açlık, yok olsun bütün incelikler
mendiliniz var mı, kabak ograten
bof strogonof mantar fileminyon
güneş görmemiş midye
midye görmemiş güneş
ve soygun halindeki otel malzemeleri
ve altın arayıcılar
ve istedikleri yerlerde
yüksek graviteli petrol bulanlar
hem thames kıyısında
hem mekong deltasında
bir kalça fotoğrafına bunlarla birlikte bakanlar
çoğunlukta değildir
açlık çoğunluktadır
artık her şeyi yaşadık
ve birlikte düşündük
ve düşündük ki her şey cehennem
bir bakışta
ve cehennem
başarılmamış bir savaştır
dünyanın ortasında kullanılmamış bir su
cehennem, insanın kendi ciğeri
at sırtında taşınan ölü
kundağa girmeyen bebe
karanlıklarda açan çiçeklerin
bir insanın ölümüne dönüşü
bir insan ölümü olmaya
çünkü açlık çoğunluktadır

- işte o zaman diyorum ki -
gelişin şen olsun senin
her şey esirgesin seni
çünkü açlık çoğunluktadır
ve ezecektir gücüyle dünyayı
- ikimize bir aşk elbette yetmez
türlü şeylerin savunulduğu -
diriliğe eşitliğe tokluğa
artık ayıp olan tokluğa
çünkü açlık çoğunluktadır
açlık.

gecenin şiiri

pencere
Günler geçer ve çalışır şafağın değirmeni,
Kim bilebilir ki kimi, neyi eskittiğini?
Ben ne kadar önemserdim kendimi, hay Allah!
Sen ne kadar kumraldın aynalarda, hay Allah!
Temmuz tam bu işe göredir bana kalırsa,
Gel bağışlayalım birbirimizi...

Turgut Uyar

çılgın hüzünlü

pencere
güzel bir turgut uyar şiiridir;

çünkü yaşamak gibi bir şeydi yaptığı
anasız bir tay gibi coşkun ve hüzünlü
akşamın dinginliğini otluyordu o zaman

her sabah denize çıkar, bir elma yerdi
hüznünü ve çılgınlığını elmanın
gözünü yumsan ağzında duyarsın

ellerine bakma artık
çünkü kar yağıyor
çılgın hüzünlü

büyük kentleri düşünse de rahatlasa
işte her şey nasıl haince karıştırılmış
kirli çamaşırlarla sabunlar ayrı semtlerde
saatin sonunda meydan
suyun sonu ilerde
böyle yaşamak zordur elbet anlıyorum
çılgın ve hüzünlü

çünkü bakışları yazda geçmiş bir geceyi andırıyor
yaşanmış mı temmuzda mı belli değil
çılgın ya da hüzünlü

şimdi dolaşıp duruyor aramızda
kıpkırmızı bir duygu olarak
doğudan batıya bir güz halinde
çılgın ve hüzünlü

biraz dağ yollarını öğrenmesi gerek sanırım
kahırçeker mekkâri katırları gibi
onlar ki hiçbir şeyleri yok
korkunca çılgın sevinince hüzünlü

kar dindi
gerçekten dindi
ellerine bakabilirsin artık

turgut uyar

pencere
benim pencerelerde bekleyen

bütün pencerelerde bekleyen benim,
ve
o çalmayan bütün telefonlarda
aylardır konuşan da.
kabul.
bir kez yolda karşılaşalım
onunla da avunacağım.
adımı sesince duymaktan vazgeçtim,
sesini duysam, susacağım.
yel esiyor ama
değirmen dönmüyor.
kuraklık bu.
adın ekmeğe dönüşmüyor..”

muhteşem dizelerinin yazarıdır.

uzaktan seviyorum seni

pencere
cemal süreya'nın bir insanı muhteşem sevme şeklini anlattığı şiiridir;

uzaktan seviyorum seni
kokunu alamadan,
boynuna sarılamadan
yüzüne dokunamadan
sadece seviyorum

öyle uzaktan seviyorum seni
elini tutmadan
yüreğine dokunmadan
gözlerinde dalıp dalıp gitmeden
şu üç günlük sevdalara inat
serserice değil adam gibi seviyorum
öyle uzaktan seviyorum seni
yanaklarına sızan iki damla yaşını silmeden
en çılgın kahkahalarına ortak olmadan
en sevdiğin şarkıyı beraber mırıldanmadan

öyle uzaktan seviyorum seni
kırmadan
dökmeden
parçalamadan
üzmeden
ağlatmadan uzaktan seviyorum
öyle uzaktan seviyorum seni;
sana söylemek istediğim her kelimeyi
dilimde parçalayarak seviyorum
damla damla dökülürken kelimelerim
masum beyaz bir kağıtta seviyorum

roman okudum seni düşündüm

pencere
muhteşem bir cemal süreya şiiridir. bir çok yerinde geçen ankara mekanları şiirde beni her yerimden sarar. sevdiğiniz bir şiirde sevip özlediğiniz bir kent geçiyor ve sizi her yerinizden sarıyorsa yaralarınızdan oluk oluk kan akar şekilde bir his yaşamanız normaldir. bir yarayı sanatla tedavinin henüz anestezi teknikleri bulunamadı. acınız yaralarınızın sağlıklı cerrahi pansumanından gelmektedir. daha hızlı iyileşeceğiz hepimiz. daha güzel iyileşeceğiz.

muhteşem bir cemal süreya şiiridir;

bende tarçın sende ıhlamur kokusu
yürürüz başkentin sokaklarında

bir nehir şu tutuk konuşan cumartesi
üstünde iki yonga: çarşamba, bir de cuma

ayrılık lafları etme sevgilim
önümüz temmuz önümüz ağustos nasıl olsa

kolkola yürüyoruz tek tük öpüşüyoruz
sonra ayrılıyoruz korkuyoruz da

kimi zaman neden kalabalığın içinde duruyoruz da
kimi zaman bir köşe arıyoruz en sapa

işimiz mi yok, şu akay'a sapalım istersen
istersen garson girelim ilkyazın gazinosuna

börekçi! diye bağır istersen şurda
kısmet çıkar -sanırım- emek'te oturan kıza

abiler! abiler! diye bir şey satayım ben
mendilim kalmamış kağıt peçete yok mu çantanda?

üç peseta gibi bir paraya dondurma yemiştim
madrid'te yemiştim, ve çatılardan kanguru akıyordu
londra'da

seversin mi beni, doğru söyle ama? - sigara?
ne eflatun etin var, yanarca mı yanarca

inan selimiye'nin minareleri gibisin
her seferinde başka yoldan çıkılır nirvanaya

uçurumda açan

pencere
muhteşem bir cemal süreya şiiridir;

aşktın sen, kokundan bildim seni
bir ahırın içinde gezdirilmiş gül kokusu
taşıttan indin, sonra da karşıya geçtin
elinde tuhaf bir çanta, saçında soku

akıl almaz işleri şu zambakgillerin
sokakta bir sövgü gibi akıp gittin
gözlerin sonsuz uzun, sonsuz çekikti
baksan uçtan uca çin seddi'ni görebilirdin

yanındaki adam mutlaka kardeşindir
istanbul öyle ağırbaşlı bir kent değildir
aşktın sen, gidişinden bildim seni
neye yarar sağduyuyu aşmazsa şiir

birbirinizi kucaklarken neye yarar
kucaklamıyorsak eski, yeni sevgilileri
diyorum çoğunca evli kadınlar
bu yüzden ölü yıkayıcısıdırlar

bilir misin acaba ne demiş tilki?
kişi bir anda nasıl çarpılıverir
kuliste yarasını saran bir soytarı gibi
giderek nasıl anlaşılmaz olur sözleri

ömer ki gölü balığı için değil
kamışı için vergilendirdi
ama değnek vurulurken zavallı uğruya
yüzüne ve neresine değmesin derdi

selam size büyük durumlar, doruk anlar
dağ görgüsü kazanır ağrı'yı bir kez görse de kişi
marmara'dan yirmi yılda çıkaramayacağı gerçeği
okyanusu beş dakika seyretmekle kavrar

belki de biraz geç rastladım sana
ama her şey geç gelmiyor mu yurdumuza
1929 buhranı bile geç gelmemiş miydi
eksikliğe mi alışmışız, mutsuzluğa mı yoksa

bir ahırın içinde gezdirilmiş gül kokusu
ağır uykusu aldatılımış olanın
ve aldatanın delik deşik uykusu
taşıttan indin, sonra da karşıya geçtin

divan, nazım hikmet, ikinci yeni
kaç gündür adını düşünüyorum
ne demiş uçurumda açan çiçek
yurdumsun ey uçurum
0 /