confessions

pencere

βετεράνος♛  · 18 Şubat 2019 Pazartesi

  1. toplam giri 1284
  2. takipçi 15
  3. puan 32473

kimse sabrımızı test etmeye kalkmasın

pencere
özü itibarıyla bir tehtdit cümlesidir. bireysel yaşantımızda bile tehdit etmek bir iletişim şekli olarak görülmemelidir.
devletler arası ilişkilerde her zaman doğru diplomasiyi yapabilen kazanır.
"komşularla sıfır sorun" paradigmasımdan, bu tür kıraathane edebiyatının yarım gömlek üzerine geçiş yaptığımızdan beri, süper güçler kendi çıkarlarınca bize karşı çok iyi bir diplomasi yürütmekteler. onlar da bir kıraathane kabadayısı gibi "test edersem ne olur lann" demek yerine bizi bir şekilde eylemekteler.
ve kendileri çevremizde ne kadar düşmanımız var diplomatik ilişki geliştirmektedirler.

feminizm

pencere
yaygın kanınım aksine feminist anlayış salt kadınların benimseyebileceği bir hayat tutumu değildir. çağdaş ve sağlıklı feminist anlayış kadın erkek eşitliği üzerine değil, kadınlara pozitif ayrımcılık üzerine inşa edilen bir anlayıştır.

bayan değil kadın

pencere
"bayan" sözcüğü türkçenin hiç bir kökeninde bulunmayan, daha sonradan dublaj türkçesiyle baydan türetilen, cinsiyetçi bir hitap şeklidir.

günlük kullandığımız dilde bekar kadınlar için "kız" evliler için "kadın" tabiri kullanılmakta. hatta yozlaşmış toplumumuzda ilk cinsel beraberliğini yaşayıp yaşamayan, "kadın-kız" nitelemesi bile vardır.
oysa yetişkin her hanımefendi hukuk önünde "kadındır"

cahit oben

pencere
müziğimizin en değerli bestecilerindendir. adını belki çoğunuz ilk kez duyuyor olsa da mutlaka bir eserini dinlemişliğiniz vardır. aynı zamanda en güzel türk filmlerinin en iyi bestecileri arasındadır. kendisi hala hayatta. cahit beye, müziğimize kattığı ruh ve kalite için büyük teşekkürü borç bilirim.

sözlük yazarlarının söylemek istedikleri

pencere
her zaman söylerim ki, insanın kendisiyle ilişkisi aynı zamanda başkalarıyla ilişkisidir. başkalarıyla ilişkisi de, kendisiyle ilişkisi. mutluluğun tanımlarından biri de, yaşamın farkında olarak yaşamaktır. zannediyorum ki toplumda birey, yukarıda vurguladığım hususu gün içinde gerektiğince aklına getirerek yaşamalıdır. bu sayede, en önemli benlik ilişkimiz olan öz saygının, toplumsal ilişkilerdeki en derin katman olduğu daha da iyi anlaşılacaktır.

söylediklerimde bazı şeyleri bazı şeylere bağlayamazsam affola. adı üzerinde işte, lakırdılarımızı döküyoruz buraya.
bugün, çok da sevmediğim bir çalışma arkadaşımın el yazısı pusulasını aldım. yazdığının muhtevasından önce şu geçti aklımdan ''kadına bak yaa, kaç yıl okul okumuş, el yazısı kıllı kaba etlerimden de çirkin''
sonra kendi el yazımı düşündüm. mesai arkadaşımın yazısı, olabilecek en iyi şekilde tanımladığım gibi olsa da en azından okunabiliyordu. benim öyle bir el yazım var ki, yazı değil sanki esmeralda oyunundaki quasimodo. allahtan şu bilgisayarlar falan epeydir hayatımızdaki, el yazımı uzun süredir güneş altında hiç bir beşere göstermek zorunda kalmıyorum. yazı yazı değil mübarek, böyle bir insani zaaf işte.
mesai arkadaşımı hiç sevmediğim için, kendi çirkinliğime bakmadan oluşturduğum yargıdan çok utandım. ama hayır, sırf bu yüzden o arkadaşımdan özür dileyecek erdemde bir insan da değilim.

diyeceklerimi çok dağınık anlatmış olabilirim fakat ne önemi var. başlık var dediniz yazdık işte. iyi de oldu, rahatladım ama.
1

ayasofya kilisesi

pencere
6. yüzyılda bizans imparatorluğunun kasası parayla taşmaktadır. dönemin imparatorunun kafasında bu parayla kostantinopolis'i yenilemek fikri vardır. lakin şehir zaten yenidir.
tam bu sırada dönemin imparatoruna başarısız bir 15 temmuz darbesi yetişir. vandallar şehri yakarlar. imparator bu isyanı bastırır, muhalifleri temizler. şehri de yep yeni bir hale getirerek adını tarihe yazdırır. anlayacağınız dönemin imparatoru için bu ayaklanma dört dörtlük bir allahın lutfu olur.
aslında neron döneminde roma'nın yanması da aynı hikayedir. şehri neron'un bizzat kendisinin yaktırdığı daha sonra ortaya çıkmıştır.
ayasofya klisesi o dönem yapılmış bir ibadethanedir.

gerçekler her zaman devrimcidir. ayasofya klisesi tartışmasında ise gerçekler gün gibi açıktır. bu yapı hristiyan kardeşlerimizin ibadethanesidir. kimsenin malına çökmek onuru olan kimseye yakışmaz, hele ki müslüman dostlarımıza hiç yakışmaz.
bu yapıyla ilgili gerginlikleri azaltacak en doğru çözümü cumhuriyet hükümeti bulmuştur.
bu çağda, müslümanların yeteri kadar ibadethanesi varken, popülist hezeyanlarla eski yaraları kaşımanın manâsı yoktur.

arkadaşın ölümü

pencere
(bundan 2 ay önce kaybettiğim dostum hakkında çektiğim acıları kaleme dökmüştüm. hüseyin'in anısına saygıyla)

ben bütün canlıları severim. ama beraber vakit geçirmekten haz ettiğim sadece iki insan var yaşamda. ukelalık gibi olacak ama o kadarcık kusuruma bakmayın artık bir de ben üç. bundan çok memnun değilim ama yazık ki ben bir süre daha hayattayım.

bugün o en çok sevdiğim iki dostumdan birini kaybettim. ben kimsenin yanında ağlayamam, bu anonim platformlar hariç pek kimseye derdimi de anlatmam. yanında ağlayabildiğim bir kaç insandan birini kaybettim ben bugün. vefatını öğrenir öğrenmez içimden hemen onu arayıp dertleşmek geçti. nasıl bencil bir insanım ben yahu.

2007'den beri her şeyim olmasa da, bir çok şeyimdi hüseyin benim. arabaya atlar uzun uzun tatillere çıkardık. delikanlılıkta sayısız kavgaya dalmışlığımız var onunla, ve tabii sayısız dayak da yemişliğimiz.

ben küfür etmeyi bilmezdim de sevmezdim de onunla tanışmadan önce. o çok küfür ederdi ve yakışırdı da ona küfür etmesi. bir yolculuğumuzda çok kızdırdı beni. ağza alınmayacak küfürlerle sövmüştüm ona. durdu durdu ''ahlakını skym senin memo, ne pis ağzın var senin'' dedi. küfür etmeyi öğrendiğim insanın bana bunu söylerken ki tatlılığı her zaman aklıma geldikçe güldürmüştür beni, şu anda bile göz yaşlarımın içinde o anımız gülüyor.
otlakçı bir insan değildi hüseyin. ama benim sigara paketimden, elimde içtiğim su şişesine kadar otlanmaya bayılırdı. buna çok sinirlendiğim olurdu arada. o zamanlarda meşhur sakinleştirme cümlelerini yazıyorum;

''memo hani abd'li bir aktör vardı, adı neydi onun? (bruce wilis'i kast ediyor) sen ona acaip benziyorsun''

bunu dediklerini yer ve sakinleşirdim.

bunun sonraları bir gün evleneceği tuttu. gerçekten de çok iyi bir eş ve baba oldu. eşi de bana çok iyi bir ablaydı her zaman. onlar benim güçlü sığınağımdı. benim babam ben doğmadan ölmüş, hüseyin gerektiği zaman öyle güçlü bir insandı ki, bana da az babalık etmemiştir sağ olsun. hala sağ olsun çıkıyor gayrı ihtiyari ağzımdan ama bugün babamın öldüğü yaşta öldü hüseyin.

5 ay önce dünya tatlısı bir kız çocuğu daha olmuştu. o günden beri başında dönmelerle ağrıların dans ettiğinden dert yanıyordu. ben de ona diyordum ki ''oğlum yeni beben oldu normaldir, pskikolojik olarak olur böyle şeyler. en fazla panik ataktır sendeki. bir ara bir nöroloğa baktırırız.''

beş ay bana başının ağrıdığını neredeyse iki güne bir söyledi durdu. 3 güne bir çalıştığım hastaneye ya çayımı içmeye, ya da bir yakınını muhayeneye getirirdi. kulağından tutup da sokmadım hüseyinimi bir nörolog muhayenesine.

on gün kadar önce kaynanasını getirmişti hastaneye. bundan on lira para istedim. normalde cebinde akrep vardır vermez, kaynanası yanında diye utandı verdi. otomatik makinadan kahve aldım o parayla, son bir kahve kalmıştı makinede, hüseyinime de çay aldım. ben kahveyi içtikçe ''lan memo ne kadar güzel koktu o kahve'' dedi durdu. ben de gözüne soka soka gıcık vererek içtim o kahveyi. sonra günlerce vicdan azabını çektim bunun. dört gün önce yine gelmişti yanıma. hastanede kahve bulamadım ona ikram edecek.

3 gün önce eşi aradı. önce istifrağ etmiş. hastaneye yetiştirmişler. beyin kanaması geçiriyormuş. ameliyat falan derken yoğun bakımda yatıyordu hüseyin'im. doktorlar eşine ''her an her şeye hazırlıklı olun'' dedi.

ben ise ''yenge bu doktor cahilliğinden böyle konuşuyor, hüseyinim kalkacak merak etme'' dedim. kadını o neşeli ve umutlu haliylen bıraktım.

bugün sabah vefat etti hüseyinim. oysa ben o uyandıktan sonra en iyi fizik tedavi uzmanından, konuşma terapistini bile hazırlamıştım.

seni hiç unutmayacağım hüseyinim. zaten sen unutulacak adam değildin. söz veriyorum çok geç kalmayacağım ben de. gelince kahveler söz veriyorum benden. on liranın üzerini cebe atmıştım, onu da helal et olum artık.

aşk'a ve umuda bir mezartaşı

pencere
fikret demirağ şiiridir;

seviyorsun. neye göre? ölçün ve nedenin ne?
neden o'nu değil de beni? paylaşmak mı talan mı;
herkes bir başkasında 'kendini' mi seviyor biraz?
sorular ve kuşkular arasında geçip gidiyor hayat.

"seni kendime istiyorum! seni kendime ayırdım!"
aşk'ın ve sevişmenin bu mu -yoksa- anlamı?
sonunda her şeyin gelip dayandığı
hormonal bir salgı mı? ve geçip gidiyor hayat.

birer soru işareti olarak yaşadık ve gidiyoruz
kendimiz, birbirimiz ve birçok şey için;
yazısız bir taş istiyorum, sen de isteyebilirsin
bütün acılarımız, yağmalanmalarımız için.

kesinlikle bir ozan'ım ben. kesinlikle bir aşk'sın;
kimler için, hangi zamanlar için olursa olsun-
sen önsözünü yazarken, sonsözümü yazıyorum ben;
-hayat nasılsa 'aramızı' dolduracak!

bir sabah sevgiyle uyandır beni

pencere
fikret demirağ şiiridir;

acımın alnından öperek uyandır bir sabah beni
dışarıda güneşi ve baharı yağarken yağmur.
yüreğimde bir müzikle uyandır beni
tüy parmaklarını ağrıyan yerlerimde gezdir.
saçlarımdan zamanı geçirerek uyandır bir sabah.
sen günün şiiri ol, ben şarkını besteleyeyim.
sen narin bir nar fidanı gibi salın rüzgârda
ben yanında yaralı bir dize gibi durayım.

aşk ve şiirle barışan bir dünyaya uyandır bir sabah beni.

erkekler ağlamaz

pencere
müslüm babadan dinlenesi ''mutlu ol yeter'' diye eşsiz güzel bir şarkı vardır. müslüm baba'nın o şarkıda her cümleye sakladığı mesaj şudur ki ''geber bensiz, beni terk ettiğine pişman ol, yanar kavrulursun inşallah bensiz,...'' ama işte müslüm baba, bu kötü sözleri bile ''bir tek dileğim var, mutlu ol yeter'' naifliğinde söylüyor.

müslüm babanın o şarkıda anlatmak istediğini özü itibarıyla neşet baba çok az bilinen bir şarkısında ''bulamıyasın'' eserinde diler getirir.

''ey sevdiğim benden ayrı gezersen
gönlünün yarini bulamıyasın
benden gayrısına gönül verirsen
kırılsın kolların saramıyasın

biriken ziynetin dökülü kalsın
sinende açılan güllerin solsun
gönlündeki yaran dermansız olsun
derdine bir derman bulamıyasın

saçların ağarsın belin bükülsün
birer birer hep dişlerin dökülsün
gönlünde parlıyan ışığın sönsün
görmeye gözlerin göremiyesin

bir garib'im yar olarak bilmezsen
akar gözüm yaşlarını silmezsen
gelip yar yarama melhem olmazsan
şu yalan dünyada gülemiyesin''

işte bu şarkıda da benzer sözler vardır. nilüfer ablamız ayrıldığı adama ''erkekler ağlamaz'' derken şunu söylüyor gibi geliyor kulağa;

''ağla geber lan it oğlu it. beni ne hallere düşürdün benden beter ol ve ağla.''

zaten o kadar güzel ve duygulu ''göz yaşların içimi eritiyor, erkekler ağlamaz sevgilim sil göz yaşını'' diyor ki ağlamak için daha güzel sözler bırakmıyor insana.

ayrılırken bile ayrılanların birbirine ''sevgilim'' dediğini duydunuz mu? gördünüz mü? hikayesi çok ama çok uzundur ama ben böyle ağlamaklı bir ayrılık yaşamıştım. allah kimseye yaşatmasın.

sel dağ

pencere
kanaatimce ahmet abinin en güzel şarkısıdır. her şarkısı güzel bir müzikkalite evreninin en güzel şarkısı yani. ahmet abinin ruhu, sevenlerinin gönlü şad olsun gülsün.

bu hasretlik kalır gitmez teninden
eksilmez acılar ezik yüreğinden
alma başını nasırlı ellerimden
sen istedin gültenimde yaralar
bu ayrılık hem seni
hem beni yaralar
sel dağda birleşince
dağda güller ezilince
yara açtı gültenimde
ağlar dağlar
dağlar ağlar
yüreğimi sancı sarar
sel dağda kalır gitmez

hayvanlarla konuşmak

pencere
uzun yıllar hayvan beslemiş bir insan olarak bana garip gelmeyen durumdur. hayvanların bizimle tek farkı bir alfabeleri olmamasıdır. siz de gerçek bir hayvan severseniz bir süre sonra onların ne demek istediklerini anlarsınız. o güzel dostlarımız zaten bizim ne dediğimizi her zaman anlıyorlar.

taş mı taşıdın

pencere
çocukken anama okulda çok yorulduğum için bakalla gidemiyeceğimi söylediğimde meşhur ardışık repliğinin ilk soru cümlesidir, ''taş mı taşıdın, kapkap mı kayışladın?''
tabii ki bu polemikten her zaman için annem galip çıkıyordu. ben de bakkal yolunda ''kapkap kayışlamak ne demek'' diye düşünüyordum.

kapkap kayışlamak, antakya yöresinde takunyanın deriden olan aparatını çivilemek anlamına gelir.
58 /