confessions

pencere

βετεράνος♛  · 18 Şubat 2019 Pazartesi

  1. toplam giri 1095
  2. takipçi 14
  3. puan 28399

ruhumuzun beyaz alevi

pencere
güzel bir mehmet taner şiiridir;

kediler, bilirler, günlerimizin nasıl
sessiz, sıkıntılı geçtiğini
kaldırır başlarını, esner
bakarlar kapıya, bize, yastığımızdan

esasen birer ejderha olan
hayatlarımız daha açmadan ağzını
kısarlar gözlerini, ta oradan, gözdiplerimize kadar

bir son takat ile içlerimizde
yanan, mumu kollatırlar

asme vejiya

pencere
kürtçede ''ay doğmuş'' anlamına gelen cümledir. aynı zamanda muhteşem bir metin kemal kahraman çalışmasdır.

dürra düri vengé domané ma yeno , vengé çenané ma yeno , péro piya şime no veyvé welatiyo

uzaklardan çocuklarımızın sesleri geliyor
kızlarımızın sesleri geliyor
gelin hep beraber gidelim bu memleket düğünüdür...

beyaz bere

pencere
gamalı haçtan bile daha fazla iğreti bulduğum, zehirli bir kibrin sembolüdür. 53 yaşında, pusatsız, ayakabası delik bir insanı arkadan vurmanın havasını kime niye atıyorsunuz diye sormak istiyorum. bu kibir islama da sığmaz, türklük bilincinde de yoktur. özünde derin insanlık değerleri taşıyan bu bilinç kavramlarını bile kirlettiler, yozlaştırdılar yazıklar olsun.

hrant dink hala aynı kaldırımda yatıyor. gün gelecek onu oradan bütün yaşam savunucuları olarak kaldıracağız oradan. faşizmi sonsuza dek bu topraklardan temizlediğimiz gerçek bembeyaz bir vatanda yaşayacağımız günler gelecek.

faşizme inat, kardeşimsin hrant!!!

cehalet mutluluk mu

pencere
hayır asla değil. hatta bunu hem kendisine, hem herkese haykırmak, onurlu insanın en büyük işi gücü olmalı. sanırım bu çağın en büyük sorunu kimsenin cahilliğinden utanmıyor oluşu. çok kimsenin hiç bir konuda bilgisi yok, fakat çok ilginç ki fikirleri var. bilmiyorlar ki o sığ fikirler bile kendilerine özgü fikirler değil, kendilerine hap gibi kalıp kalıp dayatılan fikirler. özellikle son dönem gençliğinin büyük bölümünün beyinleri yok, fikirleri var gibi zombisel yaratıklara dönüştüklerini gördükçe kahrolmaktayım.

bu çağın insanınından sanki özgünlüğü kazımışlar. kalite yeniden doğmuyor. herkes kitap okumaya zaman bulamadığı yalanına sığınıyor. bu riya bile kocaman kocaman çürütmeye yeterli insanı. herkes birine benzemenin büyük yarışı içinde. oysa bilmemek değil, cahilliğinden utanmamak ayıptır. bunu bir hatırlasak belki çok şey düzelecek.

ergenekon davası

pencere
cem karaca'nın bir şarkısında der ki;

''çete çete içinde,
çete çeteye çatmış,
battık burnuna kadar,
cafer getir peçete...!!

bu davanın ilk başladığı günler çok yüksek umutlar içindeydim. sonunda devletten bütün gladio artıkları temizlenip gerçekten temize yakın bir devlet olmaya yaklaşacağımız aydınlık günlere inanmak istemiştim. oysa ergenekon iddaanemesinde sadece akp'ye karşı işlenen suçlar kabul edilmişti. bu benim en büyük hayal kırıklığımdı.

çok sonra anladık ki, olay devletin sivil iktidarına karşı işlenen suçları yargılamakta değilmiş. fetö çetesinin devletin her yerine sızmanın raundlarından biriymiş. ordunun kozmik odasına kadar sızdı be namuslar. sahi bunu basında hangi akp'li siyasetçiye suikast yapılacakmıştı diye meşruulaştırdılar hatırlayan var mı?

benden selam söyleyin

pencere
muhteşem ve dinlemekten hiç bıkılmayacak yüreğe saplanan şarkı yapmışlar.

bitmeyen uçsuz bucaksız ve hatta çok fazla uzun bir cehennem yapıp adına hayat demişler. en usta korku romanları yazarının bile düşleyemeyeceği kadar korkunç da bir ateş salınmış bu hayatta onun adı da özlemdir. bazen hayat içinde en onurlu yaşama biçimi binlerce ton yükünde özlemlerle kalkamaz durumda hissetseniz de asla zavallılaşmamanızdır. zavallılaşmamak size cenneti getirmeyecektir. fakat mezarda çürümenize mani olacaktır.
bu yaştan sonra savunulacak tek bir alanım kaldı ki o da yaşamın hiç bir kıyısında zavallılaşmaya karşı irademe duyduğum güven. bu şekilde hayat denen cehheneme bir bıçak çeker gibi dimdik hissediyorum kendimi. yahut bitkiler de yaşıyor, ben de bir şekilde yaşıyorum işte.

cennet diye de bir yerin olduğu hayal edilse bile, avunmak istemedim böyle bir teselli ile.

bu muhteşem şarkının düşündürleri bu gecelik böyle.

proletarya diktatörlüğü

pencere
marks ve engels tarafından teorize edilen, lenin tarafından ilk uygulama örnekleri sovyetler birliğinde uygulamaya konulmaya çalışılan komünüst yönetim biçimidir.

aslında geçen yüzyıl için ideal bir yeni yaşam biçimidir. gerçekten sınıfsız, sömürüsüz bir hayatın pratikte vücut bulmuş halidir. fakat marks, engels, lenin gibi filozoflar ve devrimci önderlerin hesaba katamadığı bir olgu vardı, o olgu da devlet aygıtı hangi yönetim biçimi kılığına girerse girsin toplumu her yerinden zehirlemeyi amaç edinmiş bir levithandır. sovyetler birliğinde de bu canavarın gerçek yüzünü göstermesi, lenin'in vefatından sonra çok uzun sürmemiştir. bolşevik devrim ölü doğmuştur. devlet idaresi hiç bir zaman işçilerde olmamış, imtiyazlı bir grup terörist elinde kalmıştır. halk kendilerine reva görülen olanaklar içinde yaşayıp gitmiştir. devlet eliyle işçi, emeğe ve yaşama yabancılaştırılmıştır. azrailin can dağıttığı görülmemiştir.

marks, lenin geçen yüzyılda işçiyi patronun elinden kurtarmıştır. bu salt komünist ülkelerde böyle olmamıştır. avrupada refah devletleri kurulduysa, bunda marks ve lenin'in fikirlerinin avrupa proleteryasını da sarıp patronların her şeyini alacak olmasının korkusu büyüktür.
bu çağın sosyalizm anlayışı, salt proleteryayı değil bütün insanlığı devletinden de elinden kurtaracak bir formda biçimlenecektir. bunun için ilk etapta sosyalist bir devlet değil, sosyalist insan inşaası üzerine teoriler kabul görmektedir.

14 mart tıp bayramı

pencere
çok acayip konularda, çok garip komplekslere ve ezberlere sahip bir halkız. nedense kendi içimizde bile türkiye halkının tembel bir halk olduğu söylenir. 20 yıldan fazla bir süredir emek piyasasının içinde bir dostunuz olarak kesin olarak söyleyebilirim ki, kesinlikle bu algı asla gerçek bir olguyu yansıtmaz. türkiyeli işçiler dünyanın her yanında çalışkanlığı ve ustalıklarıyla bilinen, anılan insanlardır.

iki yıldır ben de sağlık sektöründen ekmek yemekteyim. öncelikle doktorlarımızla ilgili görüşümü söylemek isterim. tamam belki dünyanın en iyi doktorlarına sahip değiliz. fakat bu eğitim sistemimizin yapısal sorunlarından ileri gelmektedir. lakin belki de, dünyada en özverili ve idealist hatta hümanist duygularla işlerini yapan hekimlere sahibiz. tabii ki bu meslek sektöründe de dediğim tanıma uymayan insanlar vardır, lakin bu asla bütünü yansıtmaz. doktorlarımız, kapasitelerinin çok üzerinde hastaya hizmet vermek için canla başla uğraşmakta. biz hastaların, bu konudan ötürü sorumlu görmemiz gereken mercii sağlık bakanlığıdır. kimse, hükümete 2 çift laf edemeyip de, bilmemneresini doktorlarımıza kaldırmasın.

hemşire dostlarımızla günde hiç yaşamıyorsam 6-7 münakaşa yaşamaktayım iş sırasında. fakat bu hastalara hizmet adına olan iş stresinden kaynaklanan münakaşalardır. hemşirelerimiz de, hastalar için ellerinden gelenin fazlasını yaparak sağlık dağıtan erkek ve kadın meleklerimizdir.

ve temizlik personeli kardeşlerim. onlar sektörün gizli gerçek kahramanlarıdır. size ayda 30 bin lira verseler yaptıkları işi yapmazsınız. onlar en iyi şekilde asgari ücrete yeri gelip 12 saat yapmaktadırlar.

bütün sağlık emekçisi dostlarımın bayramını kutlarım.

turizm

pencere
30 yılda bir, benim de bir cinsiyetçi tanım yapasım tuttu, yapıyorum. türkiye'de her yanından anası çok fazla ağlatılan sektördür.

turizm deyince olayı salt sezonluk bir durum olarak düşünmemek lazım. ben mesleğe ilk adım attığım 2006 yılında 5 yıldızlı bir şehir oteli ortalama 150 personelle hizmet verirdi. bugünkü beş yıldızlı bir otel'in en fazla personel sayısı 50'dir.
bu da, insanların büyük bir sömürü cenderesinde yüzdüğü ucube bir alan haline getirmektedir sektörü. bizim gibi hiç bir nitelikli sanayi ürünü ihraç edemeyen geri kalmış ülkelerin en önemli istihdam alanını başta turizm olmak üzere hizmet sektörü oluşturur. tarımımız son 17 yılda salt gözle görülür değil, mideye dokunur halde geriledi. şimdi çıksın da her hangi bir akp'li dostum desin, ekonomi çok eyyi, işssizlik yok.

alanya, antalya taraflarında istihdam olayı daha içler acısı. zaten sezon boyunca personelin neredeyse dörtte üçü sömürülen öğrencilerden oluşur. kalan dörtte birin yarısı da, orta asya'dan gelmiş, rusça bilen, türkçeyi de hemen sökebilen insanlardan oluşmakta.

17 yıllık akp ekonomisi tit ekonomisiydi. açılımı, turizm, inşaat, tekstildir. tekstil ihracatı durma noktasındadır. tarım bitmiş, pamuk pahalıdır. sektördeki diğer ürünler de zaten ithaldir. inşaat sektöründe 2016'dan beri neredeyse çivi çakılmamaktadır. turizm de bu haldedir.

hayırlı cumalar efendim.

proletarya

pencere
engels'e göre tanımı emeğinden başka satacak bir şeyi olmayan ve mülksüz bireydir. lenin'e göre ise tanımı emeğinden başka satacak bir şeyi bulunmayan, bir mülke sahip olsa bile üretim araçları üzerinde söz sahibi olmayan sınıfa verilen bilimsel isimdir.

bugün bir çoğumuz birer prolateriz. bir çoğumuzun emeğinden başka satacak hiç bir şeyi yok ve ya yoksulluk sınırında, ya da altında yaşamını sürdüren insanlardan oluşmaktayız. fakat borçlanarak da olsa yaptığımız yaşamlarımız bu gerçekliğin kat be kat üzerindedir. bu kendimize ait olmayan bir yaşama özenmenin çürümesini bireysel olarak yaşamımızın içine almamız demektir.

siyasi tercihlerimiz, prolatarya'nın çıkarlarını savunan partilere yönelik değil, tamamen burjuvazinin çıkarlarına hizmet eden partilere oy vermek ve savunmak üzerine. burjuvazinin çıkarı her zaman savaş ve yoksulların ölümü üzerinedir. halkı her geçen gün daha fazla sömürmek üzerinedir. bu da toplumsal çöküş ve çürümemizin önemli sebelerinden biridir.

laik sözlük yazarlarının itirafları

pencere
itiraf değil de, edebi bir öz eleştiride bulunmak istiyorum aslında. bence türk edebiyatının en iyi romancısı ahmet hamdi tampınar, en iyi öykücüsü peyami safa en iyi şairi de edip cansever'dir. fakat dost ortamlarında edebiyat konuşurken en sevdiğim şair olan ahmed arif'den, en sevdiğim romancı olan vedat türkali'den, en sevdiğim öykücü olan aziz nesin'den bahsetmekten daha büyük keyif alıyorum. bir yakınım kitap tavsiyesi istediğinde sürekli bu isimlerden önerilerde bulunuyorum.
bunun sebebi bahsettiğim insanların solda olması ve bana daha çok benzemeleri. lakin olaya objektif bakınca diğer isimlerin çok daha başarılı örnekler verdiğini açık ara görmekteyim. bu alışkanlığımı değiştireceğim.

fakat şunu da eklemeliyim ki, toplumumuzda, müzik de dahil kaliteli sanata talep genelde solculardan olmuştur.

dilo ez bimrim

pencere
kürtçede ''gönlüm ben öleyim'' anlamında kullanılan cümledir. mizgin'den dinlenesi de muhteşem bir strandır.

dilo ez bimrim dilo qûrban li vê havînê
li vê havînê dilo heyran li vê havînê
tirbamin çêkin keko heyran li şan û şînê
li şan û şînê dilo heyran li şan û şînê
mirin pir xweşe keko qûrban li gundê zîn'ê
li gundê zîn'ê dilo heyran li gundê zîn'ê

gönlüm ben öleyim gönlüm kurban, bu yazda
bu yazda gönlüm hayran, bu yazda
türbemi yapın abi hayran, şanuşin'de
şanuşin'de gönlüm hayran, şanuşin'de
ölüm çok güzel abi kurban, zin'in köyünde
zin'in köyünde gönlüm hayran, zin'in köyünde

amik ovası

pencere
torosların bittiği, amanos dağlarının başladığı muhteşem bir tabiatan inerken, yükseklerden, yüzlerce ayrı renkte kocaman uçan halıları andıran muhteşem bir uçsuz bucaksız, yaşam patlamasının adıdır aynı zamanda amik ovası. coğrafi olarak anadolumuz'da değil arap yarım adasında yer alır diyebiliriz. ürünü çukurovamızdan 2 kat bereketlidir. ve bir zamanlar çukurova'dan da daha sulak bir yaşam arzıydı insanlığa amik ovası. çok değil bundan daha 40 sene evvel kocaman da bir amik gölü yer alırdı ortasında. ne yaptılar o güzelim göle, ne ettiler de artık bir avuç bile bırakmadılar bize bilmiyorum.

sene 2004'de, tam da akp'nin tit politikalarıyla, (turizm, inşaat, tekstil) ülkemizde sanal bir zenginlik yarattığı yılların başında ön lisans eğitimim için amik ovasının en güzel çocuklarından olan reyhanlı ilçesine yerleştim. bu kadar bereketli topraklara bizim ettiğimiz beton zulmü 72 millet düşman olsa birleşse yapamaz.
okuduğum bölümle hiç bir ilgisi olmamasına rağmen, japonya'dan bilim insanlarının da katılacağı bir ziraat konferansına gitmiştim o yıllarda. japon ziraat profesörü bir hocamız hatay'a ilk geldiğinde karşılaştığı korkunç manzarayı şöyle anlatıyordu.

''biz japonya'da bir avuç toprağımız boşa sarf olmasın diye bütün fabrikalarımızı dağa taşa yapıyoruz. siz burada bu denli verimli topraklarınızı nasıl bir vicdanla, betona böyle esir edebiliyorsunuz?''

önce gölünü yok ettik bu muhteşem yaşam patlamasının. sonra betona esir ettik. şimdi üzerinde ucsuz bucaksız havaalanımız var. fakat toprağımız bitti.
bu vahşete yıllarca göz yuman halkımızı, pek yakında kıtlık başladığı zaman, uçakları yemenin bir yolunu öğrenmeye davet ediyorum.

kdv

pencere
şimdi ismini hatırlayamadığım bir nazi teorisyeni halklar üzerinde istisnanın kaide olarak uygulanması gerekliliğinden bahseder. kdv denen fakir fukarının belindeki kör kazmayı da bu teroi altında değerlendirebiliriz.
kdv özü itibariyle 1984 yılında geçici olarak konulan vergiydi. dünyada böyle saçma bir kalemde alınan başka bir vergi de bilmiyorum. daha sonra halkımız üzerinde bir kaideye dönüştü.

ecevit hükümeti döneminde ötv'de geçici olarak kondu ve kaideye dönüştürüldü. maşallah devletimizin her türlü kırbacına karşın mazohist bir halka dönüştük. bu kadar mazo bir iktidarların kulları olmak da böyle bir kabullenişi gerektiriyor sanırım.
akp iktidarı döneminde hiç konmaması ve olmaması gereken bu vergiden indirimler yapılarak defalarca seçim bile kazanılmıştır. allah bizlerin alışının, verişinin gücüne kuvvetine zeval vermesin.

son 2 yıldır da, devletler tarafından çok istisnai durumlarda uygulanması gereken ohal yasaları bir kaide haline geldi. umarım halkımızın mazohist fantezilerinin de bir sınırı vardır artık.

söz güzelim

pencere
dinlemekten bıkılmayan, ayrılık sonrası insana kabadayısal bir güç zerk eden muhteşem bir kayahan şarkısıdır.

bundan bir buçuk yıl kadar önce yer yüzünde yaşanmış en güzel aşk olarak nitelediğim çok uzun yıllar süren fevkalade bir beraberliği sonlandırmak üzere, gri ve güzel bir kentten hicret ettim.
bir şehir gri ve güzel olabilir mi diye sorabilirsiniz. o kentte aşıksınız diyorum, kocaman uzun çınarları var ve biraz da şairsiniz. deniz olmayan bu kentin meydanlarında martılara şarkılar bile öğretebilirsiniz. neden güzel olmasın ki o şehir. en sevdiğiniz insanla yaşamışsınız yıllarca.

bu güzel aşkın malubiyetinin eski gençliğinde de güzel kadınlar arkasından acılar çekmiştim. can yücel de diyor ya ''kadınlar doğurttu beni ağlata ağlata, yine onlar öldürecek bu defa aşktan bağırta bağırta'' benim yaşamımım biraz da böyle. bütün diğer aşkların malubiyetinde, kabadıysal bir teselliyi hep bu şarkıda bulmuşumdur. son acımda aylarca direndim ve dinlemedim bu şarkıyı. sanki dinlesem artık sonsuza dek bir şeyler bitecekti. çok uzun yıllar sonra ilk defa bu gece dinliyorum.

yusuf hayaloğlu'nun da dediği gibi;

kafamı duvara vurmadan tanıyabilmek seni,
beyninin içindekileri anlayabilmek,
ve yitirmeden, yüzündeki anlık tebessümü,
bütün saatleri öylece dondurabilmek için,
çıldırasıya paraladım kendimi...

lanet olsun!
artık sigarayı üç pakete çıkardım günde
olsun gözüm olsun, ne olacaksa olsun!

58 /