kurtuluş cephesi yazıları

jakoben
malum, devletleşmiş çetenin uyguladığı politikalara verilen tepkiler eskisinden daha geniş kitleleri bunalıma itip çıkış arayışına sokacağı için internet siteleri kapatılmıştır, bir iki yazı paylaşalım ama okusanız iyi edersiniz. hani,'' niye kimseler baş kaldırmıyor'' gibilerinden sorulan soruların cevaplarını bulmak mümkün ;


" birbiri ardına ve birbiriyle iç içe gelişen bu ekonomik, toplumsal ve siyasal olaylar, türkiye'de her an her şeyin olabildiğini çok açık biçimde göstermektedir.

eğer bir ülkede, ekonomik, toplumsal ve siyasal tüm alanları kapsayan ve sürekli varlığını sürdüren böylesine bir olaylar dizisi söz konusuysa, o ülkede "istikrar"dan söz edilemez. bu olaylar, ülkenin altyapısından (ekonomik) üstyapısına (siyasal) kadar tam bir dengesizlik içinde olduğunu gösterir. eğer bir toplum dengesizse, ekonomik, toplumsal ve siyasal olayların ne yönde gelişeceği, ne yöne akacağı ve hangi sonuçları doğuracağı belirsizleşir. böylesi bir dengesiz toplumda yaşayan bireyler, toplumsal sınıflar ya da toplumsal kesimler de, dengesizliğin süresine ve boyutlarına bağlı olarak değişik siyasal tutumlar sergilerler.
uzun süren dengesizlik durumu, çoğu zaman toplumun duyarsızlaşmasına, kendi yazgısına, kendi geleceğine kayıtsız kalmasına yol açar. günü kurtarmak, günü yaşamak, uzun süre dengesiz olan toplumların ortak özelliğidir. ancak aynı dengesizlik, ters yönde etkide bulunarak, dengesizliğin yol açtığı belirsizlikten kurtulma yönünde toplumsal hareketlere de yol açar. ama gerek kayıtsızlık, gerekse toplumsal kurtuluş yönündeki hareket, her durumda toplumun siyasal yönetimine yansır ve siyasal yönetimin siyasal zorunu devreye sokar.

bu siyasal zor, dengesiz toplumun denetime alınmasını amaçlar. öte yandan ekonomik altyapıdaki dengesizlik de, bu siyasal zorun ekonomik durumu "denetim" altına alması yönünde etkide bulunur. bir diğer ifadeyle, siyasal zor, ekonomik, toplumsal ve siyasal dengesizliği düzenlemeye yönelir. siyasal zorun bu yöndeki hareketi etkili olduğu koşullarda, toplumdaki dengesizlik yeniden düzenlenir. böylece dengesizliğin düzenlenmiş bir hali olarak suni denge ortaya çıkar. daha tam ifadeyle, eğer bir toplumda siyasal zor iktisadi evrimden bağımsızlaşmış ve iktisadi durumu kontrol etmeye yönelmişse ve toplum bu şekilde ayakta duruyorsa, o toplumdaki denge suni dengedir.

suni denge, "kararsız denge", yani dengenin kararsız bir durumu değildir.
"kararsız denge", toplumsal dengenin her an (iç ve dış) herhangi bir müdahaleyle şu ya da bu yönde bozulacağı bir durumu ifade eder.
suni denge ise, dengesizliğin düzenlenmiş hali olduğu için, kendi içinde belli bir "istikrarı", kalıcılığı içerir. bu nedenle de, "kararsız denge" durumunda ortaya çıkan ve siyasal istikrarsızlığın ifadesi olan "siyasal kargaşa" durumu, suni denge koşullarında daha az görülür. bu durum da, ülkedeki dengesizliğin (ekonomik, toplumsal ve siyasal bunalımın) derinleşmediği, olgunlaşmadığı şeklinde bir "algı"ya yol açar. bu "algı"nın ("kanı") sonucu olarak da, siyasal eylemler sürekli ve kalıcı bir örgütlenmeye dönüşemez. gelişen olaylara karşı gösterilen tepkiler, kısa vadeli hedeflere yönelir, tekildir ve siyasal öncünün varlığına gereksinme duymaz. böyle durumlarda "siyasal zor" da, askeri biçimde maddeleşmez.
ancak her durumda toplum dengesizdir ve dengesizliği ortadan kaldırmanın tek yolu, siyasal zorun denetim altına aldığı ekonomik evrimin önünü açmaktır. bu da, kesinkes, toplumun dengesini bulabilmesi için bir devrime gereksinimi olduğu demektir. yani toplum bir devrime gebedir; devrimin nesnel koşulları mevcuttur. ve tarihsel olarak, yeni bir topluma gebe olan her eski toplumun ebesi zordur. bu da silahlı eylemin nesnel koşullarının mevcudiyeti demektir.
burada devrimci zor, silahlı devrimci mücadele, kendi haklılığını ve meşruiyetini, tarihsel evrime ters düşen "ancient regime"in siyasal zor kullanmasından alır. eğer karşı taraf, toplumun evrimini siyasal zor ile denetim altına alıyorsa, toplumsal dönüşümü siyasal zor ile engelliyorsa, bu engeli ortadan kaldırmanın yolu, zora karşı zora başvurmaktan geçer. bir maddi güç, ancak bir başka maddi güç tarafından ortadan kaldırılabilir.
buraya kadar ortaya koyduklarımız tarihsel ve nesnel gerçeklerdir. ancak mevcut düzenin siyasal zorla varlığını sürdürdüğünün nesnel olarak saptanması, devrimci siyasal hareketin ve silahlı devrimci mücadelenin öznel koşullarının kendiliğinden ortaya çıkacağı demek olmadığı gibi, silahlı devrimci mücadelenin geniş kitlelerin bilincinde haklı ve meşru olarak kabul edileceği ve silahlı devrimci mücadeleye katılacakları demek de değildir. eğer böyle olsaydı, devrimin gerekliliğinin ve silahlı devrimci mücadelenin zorunluluğunun nesnel (bilimsel) olarak saptanması, tek başına devrimin öznel koşullarının ortaya çıkması için yeterli olurdu. bunun olabilmesi için, herşeyden önce kitlelerin devrimin gerekliliğinin ve bunun yolunun da silahlı devrimci mücadeleden geçtiğinin bilincinde olmaları gerekir (siyasal bilinç).

bu bilinç, sıradan ve popülist anlamda bir "farkındalık" durumu değildir. yani kitlelerin, içinde yaşadıkları durumun, siyasal sistemin olumsuzluğunun farkında olmaları ile bilinç, siyasal bilinç bir ve aynı değildir. hemen her durumda, bireylerin kendiliğinden bilinci, son kertede maddi varlık koşullarının yansımasının ürünüdür. ancak bu yansıma, doğrudan ve araçsız olarak ortaya çıkmaz. maddi dünyanın gerçekleri, değişik araçlarla (ideolojik araçlar) insan zihnine yansır ve bu yansıyış tarzı onun içinde yaşadığı koşullara ilişkin "algı"sını, kanısını oluşturur. bu da bir bilinçtir. bu bilinç, onların siyasal tutumlarını belirler.
gerçeği yalanlaştıran, çarpıtan, bozan ya da değiştiren ideolojik araçlar, insanların içinde yaşadıkları düzenin gerçeklerini bilmelerini ve bunun bilincine ulaşmalarını engeller. günümüzde "medya", bu çarpıtmanın, bozmanın ve yalanlaştırmanın en temel ideolojik aracı olarak karşımıza çıkar. ekonomik, toplumsal ya da siyasal krizler gibi doğrudan bireylerin yaşamlarını etkileyen olaylar bu ideolojik aracı etkisizleştirmeye yol açsa da, ideolojik aygıt bu koşullara hızla uyum sağlama yeteneğine sahiptir. örneğin ortaya çıkan bir ekonomik kriz, çok kolaylıkla düzenin ya da yönetimin niteliğinden kaynaklanan bir olgu olmaktan çıkartılıp bir "komplo"nun, bir "lobi"nin ürünü olarak sunulabilir.
burada en önemli unsur, bireylerin kendiliğinden bilinci ile ideoloji unsurunun bir ölçüde birbirine tamamlamasıdır. bireylerin (ya da geniş anlamda kitlelerin) kendiliğinden bilincinde varolan dinsel ve ulusal öğeler (ki son tahlilde bu öğeler de ideolojiktir) ideolojik araçlar tarafından beslenir, maddi yaşamın gerçekleri, ideoloji tarafından çarpıtılarak bilince yansır. böylece kitlelerin kendiliğinden bilincinde bir yerlere oturmayan olaylar ve gelişmeler, ideolojik araçlar tarafından istenilen yere ve istenildiği biçimde yerleştirilir. bu yerleştirmede, sloganlar ya da kalıp cümleler, bireylerin olayları nasıl gördüklerinin ifadesi olarak ortaya çıkar. bunun içinde bireyin belli bir bilgi düzeyine sahip olması, olayları ayrıntılı olarak bilmesi gerekmez. sloganlar ve kalıp cümleler, her durumda olayları ve olguları açıklamak için yeterli olur.
bunun yanında, içinde yaşanılan koşulların, mevcut düzenin gerçeklerin bireyler tarafından bilindiği bir durum vardır. diğer ifadeyle, sıradan ve popülist söylemle, insanlar, içinde yaşadıkları koşulların ve mevcut düzenin gerçeklerinin ne olduğunun "farkında" oldukları durumlar vardır. bir şeyin olumsuz olduğunun farkında olmak ile o şeyin ne olduğunun, neden olumsuz olduğunun bilincinde olmak arasında önemli bir ayrılık söz konusudur. birincisi ("farkındalık") pasif, edilgen bir durumu ifade ederken, ikincisi (bilinç) etken, aktif bir unsurdur. bu nedenle, örneğin "çevre duyarlılığı" yaratma, "çevre" konusunda "farkındalık oluşturma" türünden çabalar, her durumda pasif bir duruşa ve tutuma denk düşer. ama sadece bununla kalmaz, aynı zamanda bu "farkındalık" içindeki bireyleri ideolojik etkiye açık hale getirir.

bütün bunlar devrimci siyasal bilincin ve devrimci mücadelenin karşıtı unsurlarıdır.
bugün türkiye hızla recep t*ayyip erdoğan'ın hukuk ve kural tanımaz keyfi yönetimine doğru ilerlemektedir. recep t*ayyip erdoğan suçu suç olmaktan çıkaracak yasaları bile kolaylıkla meclisten geçirebilmektedir. dahası, kin, nefret ve intikam duyguları alabildiğine baskın durumdadır. bunun anlamı, biçimsel olarak hukuksal görünüme bağlanmış bir siyasal zorun giderek yaygınlaşacağıdır. bunun "farkında" olmak hiçbir şey ifade etmemektedir. asıl olan bu durum karşısında bilinçli bir mücadelenin yürütülmesidir. bu, yalın biçimde siyasal iktidarın devrilmesini değil, mevcut düzenin topyekün değiştirilmesini hedefleyen bir mücadele olacaktır.
öncelikle bunun bilincinde olunması gerekir. bu bilinç, örgütlenmeye, örgütlü mücadele etmeye yönelmek zorundadır. alabildiğine legalize olmuş hareketlerin ve yapıların varolduğu ve günlük mücadelelerle zaman geçirildiği koşullarda devrimci kadroların yaratılması da, akp iktidarının yasa tanımazlığı karşısında yasadışı mücadele yürütülmesi de kolay olmayacaktır. değişken ve oynak yasalar içinde kalan barışçıl kitle gösterileriyle yürütülen mücadelelerin böylesine zorlu bir mücadele sürecinin en önemli engeli olacağını şimdiden söylemek kahinlik olmayacaktır.

che'nin mahir çayan'ın kesintisiz devrim ıı-ııı'de aktardığı şu sözleri bilinçte sürekli var edilmelidir:

"yoğun bir şehirleşmenin ve gerçek bir sanayileşme değilse bile az çok gelişmiş bir hafif ve orta sanayinin bulunduğu ülkelerde gerilla grupları teşkil etmek daha zordur. şehirlerin ideolojik etkisi, barışçıl usullerle örgütlenmiş kitle savaşları umudunu yaratarak gerilla savaşlarını frenler. bu da bir çeşit 'örgütçülük' ya da 'kurumculuk' (revizyonist örgütlenme) yaratır ki, az çok 'normal' sayılabilecek olan dönemlerde, halkın geçim şartlarının başka durumlara nazaran pek o kadar çetin olmaması ile nitelenebilir".

sorun, bunun bilincinde olanların, bu bilince uygun olarak "gerekeni" yapmalarıdır. bunun için hiç zaman geçirilmemelidir. legalizmin böylesine olağanüstü güçlü olduğu bir sol hareket içinde devrimci mücadeleyi örgütlemek, mücadeleyi yürütmekten çok daha zorlu olacaktır. uzun yıllar legalizmin etkisi altında kalmış, düzenin yasallığının içinde hareket etmeye alışmış kitleleri "yasadışı" bir örgütlenmeye ve mücadeleye yöneltmek, daha da önemlisi bu mücadeleye uygun kadrolar haline getirmek kolay olmayacaktır. ama keyfi yönetimin "yasal" görünümlü zoru, şiddeti karşısında mücadele etmekten başka da seçenek yoktur. bu mücadeleyi, daha elverişli koşullarda, daha hazırlıklı olarak yürütmek ancak bu durumun aşılmasıyla olanaklıdır. aksi halde varolan legal insan malzemesiyle legal olmayan bir mücadele yürütülmek zorunda kalınacaktır. "
jakoben
dinsel doğmalara göre, her insan, ademoğlu olduğu için, adem'in tanrının cennetinde işlediği “ilk günah”la sakatlanmış olarak, yani “günahkar” olarak doğar. yeryüzü, yani adem'in cennetten kovulduktan sonraki ilk ikametgahı olan yer, bu “günahkar” ademoğullarının günahlarının “kefaretini” ödeyecekleri yerdir. bu nedenle, yeryüzündeki tüm insanlar (ademoğulları), adem ile havva'nın işledikleri “ilk günah”ın kefaretini ödemek için tanrıya hizmet etmekle yükümlüdürler.

böylece insanlık, “tanrısal bir buyruk”la, sadece “tanrının hizmetkarları” olarak yaşam sürerler. ama tanrı, elle tutulur, gözle görülür maddi bir varlık olmadığından, hemen her zaman tanrının yeryüzündeki cisimleşmesi olan bir başka varlıkla insanların karşısına çıkar. bu “tanrısal varlık”, ademoğulları görünümünde olsa da, “tanrının yeryüzündeki cisimleşmesi” olarak ayrıcalıklı bir varlıktır. bu ayrıcalıklı “tanrısal varlık”, ilk ortaya çıktığı andan itibaren tüm insanların “hizmet” etmekle, emirlerine “itaat” etmekle mükellef oldukları insan-varlıklardır.[1*]

işte bu insan-varlıklar, yeryüzünün belli bölgelerini, başka herkesi dışlayarak, tamamen kendi özel irade alanları şeklinde tekelleri altına alırlar. toprak mülkiyeti adı verilen bu toprak tekeli, bu insan-varlıklarının “kutsal ayrıcalığı”dır. onlara tabi olmak, onlara biat etmek, onlara hizmet etmek, “tanrıya hizmet etmek”tir; onlara hizmet ederek, günahların kefareti ödenecektir.

insanlık, bu dinsel dogmalarla, yüzyıllar boyu toprak sahiplerine sorgusuz-sualsiz boyun eğmiş, onlara hizmet etmiştir. toprakla birlikte alınmışlar, toprakla birlikte satılmışlardır.
ancak bu “kutsal ayrıcalık” sahipleri ve onların “günahkar hizmetkarları” yanında, bir yerden bir başka yere malları taşıyan, mal değişimini sağlayan üçüncü bir kesim, tacirler sınıfı ortaya çıkmıştır.

tacirler, bir toprak beyliğinde bulunmayan bir malı ya da ürünü, bir başkasından satın alarak diğerine satan ve böylece bu “hizmeti” karşılığında belli bir kârı cebine atan bir sınıf olarak, aracı bir öğe haline gelmişlerdir.
bu aracı öğeler, yani tacirler, aynı zamanda birbirinden çok uzak mesafelerde bulunan toprak beyleri arasındaki ilişkiyi kuran ve sürdüren kişiler olarak, bir çeşit “diplomatik misyon” da yerine getirirler. ama onların asıl işi, “tanrının buyruğu” ile, tanrının “yeryüzündeki cisimleşmesi” olan toprak beylerine (soylular sınıfı) hizmetle mükellef olan insanoğullarının ürettiği ürünleri, üretemeyenlere satmak ve bu yolla para kazanmaktır.[2*]
bu nedenlerle tacirler (tüccarlar), toprak sahipliği sisteminin (feodal toplum düzeni) gözenekleri arasında yaşayan asalaklar olarak, doğrudan üreticinin ürünlerine el koyan toprak sahiplerinin “kutsal ayrıcalıkları” üzerinden zenginleşirler.

tacirler, bu işlerini yapabilmek için, öncelikle toprak sahipleri arasında “dostluk ve barış”ın olmasını isterler. barışın olmadığı koşullarda, tacirlerin “serbest ticareti” olanaksızdır. bu nedenle de, tacirler, kendilerini her zaman “barışın elçileri” olarak görmeye başlamışlardır. “ülkeler arası barış” ya da “bölgesel istikrar”, her tacirin en temel istemidir. bu amaçla, kimi zaman çatışan toprak sahipleri arasında bir “diplomat” gibi arabuluculuk yapmış, kimi zaman toprak sahiplerine rüşvet vererek “istikrar ve barış”ın sürmesini sağlamışlardır.
bu olgudan yola çıkan ve ticareti zenginliğin kaynağı olarak gören ideologlar, ticaret sayesinde “evrensel kardeşlik bağları” kurulduğunu ileri sürerler. diğer bir ifadeyle, ticaretin, kapalı üretim birimleri arasında bağlantıların kurulmasını sağlayarak, geri bölgelere “medeniyet” getirdiğine inanılır.[3*]

tefecilik, yani yüksek faizle para ticareti, mal ticaretinin gelişmesine paralel olarak gelişir. böylece bir yandan tacirin elinde para birikirken, diğer yandan tefecinin elindeki para miktarı da büyür.
olağan tarihsel evrimde, tefecilik ve ticaret yoluyla meydana gelen para-sermaye, sanayi sermayesine dönüşür ve böylece sanayici kapitalist ortaya çıkar. artık bu dönüşümden itibaren, feodal toprak beylerinin zamanı dolmuştur; onların yerine kapitalistler geçer.

kapitalizmin gelişmesine paralel olarak, feodal tüccar, yani tacir, tüccar haline gelir ve sermayesi de ticaret sermayesi adını alır.
ticaret sermayesi, tarihte bu zamana kadar oynadığı rolü oynamayı sürdürür. sanayici kapitalistin metalarının ticaretini yapar ve bu yolla, sanayici kapitalistin karşılığını ödemediği artı-değerin bir bölümünü “ticari kâr” olarak alır. ancak geçmiş dönemden farklı olarak, ticaret sermayesi (tüccar), sanayi sermayesinin (kapitalist) dolaşım alanındaki aracısı durumundadır. bu aracı rolüyle, sanayi ürünlerinin iç ve dış pazarlarda dolaşımını sağlar. bankacılık sisteminin gelişmesine paralel olarak da, para ticareti yapan sermaye (mali sermaye) giderek büyür. nihayetinde, kapitalizm dünya çapında egemen üretim ilişkisi haline gelir ve giderek serbest rekabetçi kapitalizmden emperyalist kapitalizme evrilir.

ancak bu olağan tarihsel evrimi izleyememiş olan, dolayısıyla olağan tarihsel evrimin gerisinde kalan ülkelerde ve toplumlarda gelişim farklı olur.
osmanlı imparatorluğu gibi, kapitalist gelişimin gerisinde kalmış ve giderek gelişmiş kapitalist ülkelerin yarı-sömürgesi haline gelmiş bir ülkeler topluluğunda feodal ilişkiler uzun yıllar varlığını sürdürür. dünya çapında kapitalizm egemen üretim ilişkisiyken, bu ülkelerdeki feodal ilişkiler, kaçınılmaz olarak tekelci aşamaya ulaşmış olan kapitalizmle “uyumlanmaya” çalışır.

ilk dönemde (ki kapitalizmin serbest rekabetçi aşamasına denk düşer), feodal merkezi devlet, bir yandan tefeci-bankerlerden aldığı borçlarla devlet harcamalarını finanse etmeye çalışırken, diğer yandan kendi gereksinmelerini karşılamak amacıyla dış ticareti geliştirir. para-sermayenin birikimi ve sanayi üretimi “dışta” olduğundan, kısa bir süre içinde tefeci-bankerler ve tüccarlar kesimi tümüyle “yabancı”lardan oluşmaya başlar.
bu süreçte, yerli feodal-tacir ve tefeci için iki yol vardır: ya yabancılarla işbirliği yapacaktır, ya da bu yabancı tefeci-tüccar egemenliğine karşı isyan edecektir. ikincisini yapamadığı her durumda, birincisi, yani işbirlikçilik tek yol olarak karşısına çıkar. bu işbirlikçilikte ayakta kalabilmesinin tek yolu da, feodal yapı içinde ortaya çıkan kapalı üretim birimlerindeki gücünü ve egemenliğini korumaktır. bu nedenle de, toprak sahipleri (ağaları) ile olan doğal bağları, yeni bir ittifak haline dönüşür. böylece tefeci-tüccar ve toprakağası bloğu oluşur ve emperyalist-kapitalist “yabancı” sermaye ile bir blok olarak işbirliği yaparlar.

emperyalist-kapitalizm ise, bir yandan bu yerli feodal blokla işbirliğini sürdürürken, diğer yandan doğrudan ve ilk baştan kendisine bağımlı yeni bir işbirlikçi sınıf oluşturmaya yönelir. böylece ülke içinde doğrudan ve ilk baştan emperyalizme bağımlı işbirlikçi, dolayısıyla tekelci nitelikte sanayi ve ticaret burjuvazisi ortaya çıkar. bundan sonraki tüm süreç, bu işbirlikçi sanayi ve ticaret burjuvazisi ile feodal tefeci-tüccar ve toprakağası bloğu arasında “uyum-çatışma” süreci olarak gelişir.

kapitalizm, feodal ilişkileri tasfiye etmedikçe genişleyemez ve egemenliğini yaygınlaştıramaz. doğal olarak, ister iç dinamikle gelişen kapitalizm olsun, ister dış dinamikle geliştirilen kapitalizm olsun, her durumda feodal egemen bloğu tasfiye etmek zorundadır. türkiye somutunda, 1923-1950 arasında sürdürülen “milli kapitalizm” ve “milli burjuvazi yaratma” girişimleri, asıl olarak bu feodal egemen blokla çatışma içinde sürdürülmüştür.[4*] ancak bu “milli kapitalizm” yaratma girişiminin başarısız olmasına paralel olarak, 1950'ler türkiye'sinde, bir kez daha anadolu tefeci-tüccar ve toprakağaları kesimiyle “uyum” dönemine girilmiştir. “uyum”, 1957 ekonomik kriziyle birlikte sona ermiş ve 27 mayıs sonrasında bir kez daha “çatışma” dönemi başlamıştır.
gerek 50'lerin “uyum” döneminde, gerekse 1960-65'lerin “çatışma” döneminde, tefeci-tüccar sermayesi, yurtdışında eğitim görmüş kadroları aracılığıyla “sanayi sermayesi” haline dönüşme girişimlerinde bulunmuştur. n. erbakan'ın “ünlü” gümüş motor olayı, tefeci-tüccar sermayesinin ilk büyük “sanayi hamlesi” olarak ortaya çıkmıştır. ancak yeterli sermaye birikimine sahip olmadıklarından, 1957 kriziyle birlikte yapılan devalüasyon sonucunda gümüş motor iflas etmiş, tefeci-tüccar sermayesinin “sanayi hamlesi” sona ermiştir.

1980'lere kadar “sanayileşme”, “sanayi sermayesi” haline dönüşme çabaları içinde olan tefeci-tüccar sermayesi, 1980 sonrasında giderek “asli” işlevine geri dönmeye başlamıştır. suudi finans sermayesi aracılığıyla “ihracata”, yani dış ticarete yönelen tefeci-tüccar sermayesi, emperyalist-kapitalizmin aşırı-üretim krizleriyle ortaya çıkan yeni pazar arayışları içinde iç ticarette de ihtiyaç duyulur hale gelmeye başlamıştır. böylece iç ve dış ticarette giderek gücünü artırmış, sermayesini büyütmüştür.
artık feodal tefeci-tüccar sermayesinin yerini, emperyalizme eklemlenmiş yeni tür tefeci-tüccar sermayesi almıştır. işte “islami sermaye” adı verilen bu yeni tür tefeci-tüccar sermayesi, akp iktidarıyla birlikte iç pazarın mutlak gücü haline gelmiştir. bu andan itibaren, siyasal iktidar olanakları bu kesimin hizmetine girmiş ve gücünü daha da yaygınlaştırmıştır.

1950'lerden günümüze kadarki süreçte çok belirgin biçimde ortaya çıkan bir olgu da, yukardan aşağıya kapitalizmin geliştirilmesi için gerekli olan altyapı yatırımlarının yapılmasıdır. bu altyapı yatırımları, türkiye tarihinde ilk kez kamu ihaleleriyle zenginleşen bir müteahhitler kesiminin ortaya çıkmasına yol açmıştır. kırdan kente göçle birlikte yoğunlaşan konut inşaatları da, bu müteahhit kesimin yaygınlaşmasını getirmiştir. dp döneminde ortaya çıkan milyonerler de, demirel'in “barajlar kralı” ilan edilişi de, bu müteahhitler kesiminin gücünü ve gelişmesini ifade eder.
bu müteahhitlerin en temel özelliği, kamunun altyapıya yatırımlarıyla (yol, su, elektrik, kanalizasyon vb.) zenginleşmeleridir. böylece kamu ihaleleri yoluyla zenginleşen, ama asıl olarak emperyalizmin yukardan aşağıya kapitalizmi geliştirmesinin (yeni-sömürgecilik yöntemlerinin) ürünü olarak ortaya çıkan bu müteahhitler, aynı zamanda siyasal bir güç haline gelmişlerdir. “merkez sağ” partiler, hemen her zaman bu kesime dayanmışlardır.

1990'lara kadar müteahhit yeni zenginler ile tefeci-tüccar sermayesi arasında açık bir çıkar çatışması süregelmiştir. 90'ların başlarında tefeci-tüccar sermayesinin siyasal temsilcisi olan refah partisi'nin ankara ve istanbul belediye başkanlıklarını ele geçirmesi ve dyp-rp koalisyon hükümetinin kurulması, bu ikili arasındaki “çatışma”nın yerini “uyum”un almasını sağlamıştır. düne kadar “merkez sağ” partilerin temel dayanağı olan müteahhitler, bu tarihten itibaren tefeci-tüccar sermayesinin müttefiki olarak siyaset sahnesinde yer almaya başlamışlardır.

2001 krizinden en fazla etkilenen kesimler, yani tefeci-tüccar sermayesi, müteahhitler ve anadolu esnafı, bir bütün olarak “merkez sağ” partileri terk ederek akp etrafında birleşmişlerdir. bu ittifakta, akp'nin “geleneksel tabanı” etkin ve egemen unsur olduğundan, akp'nin ana politikası iç ve dış ticaretin geliştirilmesi yönünde olmuştur. bunun doğal sonucu olarak da, “yurtta sulh, cihanda sulh”un “islami versiyonu” akp'nin iç ve dış politikasının belirleyicisi olmuştur. “istikrar”, “iç barış”, “huzur”, “bölgesel istikrar” vb. söylemler, tümüyle tefeci-tüccar sermayesinin çıkarlarının ifadesi olarak akp tarafından dile getirilmiştir. recep t*ayyip erdoğan'ın çok açık biçimde ifade ettiği gibi, akp'nin “misyonu”, her yolu ve aracı kullanarak ülkeyi “pazarlamaktır”. bu da, tefeci-tüccar sermayesinin temel isteminden başka bir şey değildir.

işte bu ilişkiler içinde akp iktidarı, “komşularla sıfır sorun” politikasını dış politikanın merkezi olarak ilan etmiştir. bu politikanın tek amacı, tacirlikten tüccarlığa sıçramış olan kesimler için yeni pazarlar bulmaktır.
recep t*ayyip erdoğan'ın istanbul belediye başkanlığı döneminde “iyi ilişkiler” geliştirdiği müteahhitler, “iç pazar”da kendi paylarına düşen ihalelerle gelişimlerini sürdürmüşlerdir. akp'nin iktidara gelmesiyle birlikte toki yasasında yapılan değişiklikler sonucu, bu müteahhitler için yeni “fırsat kapıları” açılmıştır. toki projeleriyle beslenen ve gelişen müteahhitlik sektörü, son beş yılda, toki'nin 1.717 ihalesinden toplam 32 milyar liralık ciro yapmışlardır. bu 1.717 ihaleyle, müteahhitlere ve müteahhitlik şirketlerine 486.000 konut yaptırılmıştır.
bunlar arasında, “avrupai” konutlar olarak, my world europe (ağaoğlu), my world (ağaoğlu), my towerland (ağaoğlu), up hill court ı-ıı (varyap), meridian (varyap), ıspartakule (fideltus/öztaş), kent plus (emay-ipek inş.), miss istanbul (mehmet çelik ve ort.) ayırcalıklı bir yere sahiptir. (sadece bunların toplam ihale tutarı 2.310 milyon tl'dir.)